ZİNCİRLER KIRILSIN, AYASOFYA AÇILSIN
29 Mayıs 2010 Yazan kubra
Kategori Manşet, Teşkilat Haberleri, İstanbul
ZİNCİRLER KIRILSIN, AYASOFYA AÇILSIN
Saadet Partisi İstanbul İl Kadın Kolları, İstanbul’un fethinin 557. Yıldönümünde Ayasofya Camii önünde bir araya gelerek, fethin sembolü Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması istedi.
AYASOFYA “KİLİSE MÜZE” HÜVİYETİ KAZANDI
Çok sayıda vatandaşın da destek verdiği eylemde bir basın açıklaması yapan Saadet Partisi İstanbul İl Kadın Kolları Başkanı Nagehan Gül Asiltürk, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması için geçen yıl düzenledikleri imza kampanyasında 1 milyon imza topladıklarını söyledi. “Namluyu kendi öz canına çevirmiş nadanlar durumuna düşmeyelim!’ diye haykırıyoruz. Bize emanetler bırakan ecdadımızı hayırla yâd ederken, yediden yetmişe herkesi, İstanbul’a, Ayasofya’ya, Türkiye’ye, Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya, mazlum coğrafyalara ve insanlığın geleceğine sahip çıkmaya davet ediyoruz” diyen Asiltürk, Ayasofya’nın ibadete kapatıldığı günden itibaren “cami müze” hüviyetiyle bilindiğini, ancak son yıllarda yapılan tadilat çalışmalarıyla “kilise müze” hüviyetine büründürüldüğünü vurguladı.
NAGEHAN GÜL ASİLTÜRK’ÜN AÇIKLAMASI ŞÖYLE:
Dünya, altın harflerle hafızasına bir tarih kaydetti… BİN DÖRT YÜZ ELLİ ÜÇ.
O tarih ki; ortaçağın karanlıkları üzerine adalet, merhamet, barış güneşinin doğduğu gün…
O ortaçağ ki; doğuda Cengiz’in katliamları, batıda Engizisyon işkenceleri ve kana susamış örnekleri ile cehaleti ile insanlığı şaşkına çeviren bir zaman dilimi…
Ve imdada can havliyle yetişen bir fetih ve fethettiği şehre girerken güllerle, sevinç çığlıkları ile karşılanan, övgüyle en layık olan tarafından övülen, komutan, mücahit, âlim, fazıl Fatih Sultan Muhammed Han…
O Fatih ki; dünyayı aydınlatmaya ve insanlığın topyekûn kurtuluşuna muktedir bir medeniyetin temsilcisi…
O Fatih ki; Yaradan’a tazim, yaratılana merhamet anlayışına sahip koca sultan…
O şehir ki; sokaklarında kardinal şapkası yerine Osmanlı sarığı görmenin tercih edildiği Constantinople…
Medeniyetler beşiği dediğimiz İstanbul, fetih ve Fatihle bir hakikat çağı başlatmış, insanlık tarihine yön vermiş, belli bir bölgenin başkenti değil dünya başkenti olma vasfına bürünmüştür. Bu vasfı ebediyen korumak, Fatih’in neslinin birinci vazifesidir.
Ey mutluluk vaadi ile dünyayı ağlatan! Ey Özgürlük vaadi ile insan haklarını insan onurunu çiğneyen, haksızlıkları zulümleri barış sloganları atarak ustaca gizlemeye çalışan! Ey zehirli hançerlerini mazlum coğrafyaların bağrına çiçekler arasında saplayan! Ey Dünyayı yakıp kavuran ateş medeniyetinin, yeni dünya düzenin sahipleri size sesleniyoruz:
Yirmi dört milyon kilometre karelik bir sahada, yetmiş iki buçuk milleti ve iki yüz elli altı ayrı inancı, altı yüz küsur sene sükûnet, barış ve huzurla yaşatma ve tüm zamanların en ideal ve orijinal “birlikte yaşama modeli”ni sunma başarısını çarpık sistemlerinizle asla elde edemeyeceksiniz.
Size soruyoruz:
Yer kürenin bir milyar insanının aç olduğu utanç yılında Bir Trilyon Dolarlık silah yatırımlarınızla mı dünyaya nizam vereceksiniz?
Sizce Osmanlı hâkimiyetinin sona erişinden yüz elli yıl sonra bir Yugoslav tarihçisine “imparatorluğumuz yıkılmadan önce, ne kadar mesut ve haysiyetliydik” dedirten kuvvet nedir?
“Bizi bıraktığınız için kabahat sizdedir” diyen Yunan ataşesine bu sözü kim söyletiyor?
Yunanistan’la mübadele edilen Anadolu Rumları “bizi niçin gâvur elince bıraktınız” diye şikâyet ediyorlar?
Gül Baba Türbesi önünde milletin kaderinin ağlayan Macar tarihçisi, “Arap birliği sadece Türkler zamanında vardı” diyen Lübnanlı tarihçi, “Türklerle birlikte huzur ve bereket gitti” diyen Yemenli, Osmanlı valilerini evliya mertebesine çıkaran Bağdatlı, “Türkler geliyor” diye evine Türk bayrağı çeken Suriyeli hangi hasreti dile getiriyor?
Beş yüz elli yedi yıl sonra, Fatih’in İstanbul’unda, Fatih’in Anadolu’sunda ve Osmanlı coğrafyasında görülen manzara yürek parçalayıcıdır. Balkanlar, Ortadoğu, Uzakdoğu, Afrika ve Kafkaslarda gelişen her hadise üzerimize düşen tarihi görevimizi hatırlatıyor.
Ecdadımızın eseri olan camiler, sebiller, türbeler taş taş dökülmekte, çaresizlere çare olmuş vakıflar, darüşşifalar, hanlar-hamamlar çökmektedir. O muazzam hazineleri çağımızın “silip süpüren elleri”ne teslim etmek suçların en büyüğüdür. Kısır menfaatler, sığ hedefler için Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğinin avukatlığına soyunanlar, Ruhban okullarının açılması için her şeyi göze alanlar, Fatih’in vakfiyelerinden ve onun ideallerinden vazgeçme hakkına sahip değildir. Ayasofya’nın gerçek hükmü şahsiyetine ulaştırılması, Fatih’e vefa ve geleceğimizin bekası için şarttır.
Avrupa Parlamentosu üyesi bir grup milletvekili tarafından son yıllarda Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması için çalışma yürütülüyor. İsviçre Zürih Üniversitesi’nde akademisyen olduğu belirtilen Angelika Papagika tarafından internette başlatılan bir kampanyada Ayasofya’nın kilise haline dönüştürülmeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmaması gerektiği savunuluyor, “Ayasofya ikinci Kudüs’tür” deniliyor. Bazı Ortodokslar Ayasofya’nın Yunanistan’a verilmesi gerektiğini, bazıları Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olması gerektiğini savunuyor.
Geçtiğimiz yıllarda gelişen bu üzücü olaylara kayıtsız kalmayan biz, Saadet Partisi İstanbul İl Kadın Kolları, fethin sembolü “Ayasofya’ya sahip çıkma” imza kampanyasını halkımızın büyük bir teveccühü ile kısa zamanda bir milyon kişinin destek imzasıyla tamamladık.
Madem ki biz hazırız, halkımız hazır, İstanbul hazır, Türkiye hazır ve gözünü bize çevirmiş bir buçuk milyar İslam âlemi hazır, manen ve maddeten çökmüş sistemlerinden yakınan altı milyar insanlık hazır, o halde “namluyu kendi öz canına çevirmiş nadanlar durumuna düşmeyelim!” diye haykırıyoruz. Bize emanetler bırakan ecdadımızı hayırla yâd ederken, yediden yetmişe herkesi, Ebu Eyyub el-Ensariler’in, Fatihler’in ruhuyla, Milli Görüş ruhuyla, aynı ruhla emanetleri ehline teslim ederek, İstanbul’a, Ayasofya’ya, Türkiye’ye, Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya, mazlum coğrafyalara ve insanlığın geleceğine sahip çıkmaya davet ediyoruz.
SAADET PARTİSİ
İSTANBUL KADIN KOLLARI BAŞKANI
NAGEHAN GÜL ASİLTÜRK
İftiralarla dolu ’soykırım’ programı
Amerikan CBS televizyonu, Kongre’de oylanacak soykırım tasarısı öncesi Ermeni iddialarına destek veren bir program yayınlandı.
Daha önce Fener Rum Patriği’nin iddiaları doğrultusunda Türkiye’de Hıristiyanların baskı gördüğünü öne süren CBS televizyonu bu kez de Ermeni propagandası yaptı. Yine Bob Simon’ın hazırladığı programda Ermeni soykırımı iddialarına destek verildi. 60 dakika adlı programdaki 3 bölüm arasında yer alan tartışmalı yapım, “Tarih yüzünden savaş” başlığı ile sunuldu. Programda Türkler ve Ermeniler arasında ‘bir milyondan fazla Hıristiyan Ermeni’nin büyük sürgün ve katliamının’ nasıl isimlendirileceği konusunda bir savaş yaşandığı belirtilerek, “Ermeniler ve tarihçilerin ezici çoğunluğu, Türk yöneticilerinin soykırım yaptığını ve bunun Hitler’in Yahudilere yaptığı şeye örnek olduğunu söylüyor. Öte yandan Türkler, atalarının böyle bir suç işlemediğini ve Türklerin de savaşın kurbanlarından olduğunu söylüyor.” deniliyor.
450 bin kişilik toplu mezar iddiası
Bu savaşın sadece iki ulus arasında kalmadığı, Beyaz Saray ve Kongre’nin de dahil olduğu, hatta ’soykırımı’ resmen tanıyan tasarının şu anda Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senato’ya sunulduğunu vurgulanan programda, Suriye topraklarındaki Deyrizor çölünde ‘450 bin’ Ermeni’nin toplu olarak gömüldüğü iddia ediliyor. Bölgedeki bir tepeciği elleriyle kazak kemik parçaları bulan Ermeni kökenli yazar Peter Balakyan’ın “Burası Ermeni soykırımının en büyük mezarlığıdır.” iddiasını dile getiriyor.
Deyrizor’un Ermeniler için Yahudilerin toplama kampı Auschwitz’e eş değerde olduğu savunularak, “Bu yer hakkındaki en korkunç şey, 95 yıl sonra bile katliamın kanıtlarının yer yerde olması. Fırat Nehri yakınlarında bir tepelik var. Burası aynı zamanda bir toplu mezarlık. Hiçbir zaman kazılmadı. Burada ne olduğunu gösteren kanıtları toplamak için yapmamız gereken tek şey yüzeyi biraz eşelemekti. Binlerce insanın gömüldüğü bu tepelikte durmak oldukça sıra dışı. Kim olduklarına ve nereli olduklarına dair bir kayıt yok.” ifadesine yer veriliyor.
1915 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın şiddetini artırdığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmakta olduğu kaydedilerek, “Beşinci kol olarak görülen yani düşmanla işbirliği yapmakla suçlanan Ermeniler, Müslüman idareciler tarafından hain olarak değerlendiriliyordu.” deniliyor.
“Hitler, Osmanlı’dan ilham aldı” iddiası
1915′te başlayan Ermeni tehcirinden bahsedilen program yayına hazırlandığında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olarak görev yapan Nabi Şensoy’la bir röportaja da yer veriliyor. Şensoy, Bob Simon’un Suriye’de bulduğu kemiklerle ilgili sorusuna “Türkiye’de de her yerde kemik bulabilirsiniz. Bu topraklarda birçok trajedi yaşandı.” cevap veriyor.
Şensoy, Deyrizor’un Auschwitz’le karşılaştırılmasına ve Ermenilere yönelik katliam iddialarını reddedederek, “Ölüm yürüyüşü diye bir şey yoktur. Sürgün vardı ve bazı trajik olaylar yaşandı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki yokluk sırasında birçok olay oldu… En önemli şey, niyet. Bu ölümler başka bir şey. Her iki tarafta da oldu.” diyor. Şensoy, Osmanlı Devleti’nin tehcir kararıyla Ermeni nüfusu yok etmek gibi bir niyetinin olmadığını vurguluyor.
Programda bir mağara gösterilerek buraya sayısız kadın ve çocuğun atıldığı, mağaranın ağzında ateş yakılarak içerdekilerin nefes almasının engellediği iddiasına da yer veriliyor. Ayrıca Hitler’in Polonya’yı işgalinden önce “Bugünlerde kim, Ermenilerin yok edilmesinden bahsediyor?” dediği iddiaları da yinelenerek, Nazi liderinin sözde Ermeni soykırımından ilham aldığı öne sürülüyor.
Anılar silindi, kayıtlar yok edildi
Türklerin, Hitler’in bu sözleri söylediği iddiasına karşı çıktığı ifade edilerek, “Osmanlı yıkıldığı zaman modern Türk devleti kuruldu. Ermenilere ne olduğu ile ilgili anılar silindi, kayıtlar yok edildi. Yeni alfabe kabul edildi. Ama katliam hiç okullarda öğretilmedi.” ifadelerine yer veriliyor. Soykırım sözcüğünü kullanmanın Türklüğe hakaret olarak değerlendirildiği ve hapisle cezalandırıldığı anlatılarak, Ermeni yazar Hrant Dink’in de bu suçtan üç kez yargılandığı ifade ediliyor. Dink’in binlerce ölüm tehdidi aldığı ama buna rağmen yazmaya devam ettiği vurgulanarak, ancak Dink’in bir cinayete kurban gittiği kaydediliyor. Dink’in artık bir şehit olarak kabul edildiği, her yıl Nisan ayında Ermenistan’da yapılan anma törenlerinde de Dink’in de anıldığının altı çiziliyor.
İki yıl önce Temsilciler Meclisi’nde soykırımı tanıyan bir tasarının oylandığı ve Türkiye’nin de tepki olarak büyükelçisini geri çağırdığı hatırlatılarak, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı’nın uyarılarda bulunduğu bunun üzerine de Bush yönetiminin ve sekiz eski dışişleri bakanının tasarının yasalaşmasını engellediği belirtiliyor.
Programda Türkiye’nin Amerika için öneminden bahsedilerek, hiçbir Amerikan Başkanı’nın soykırımı tanıyamadığı ifade ediliyor. Obama’nın adaylığı sırasında soykırımın varlığını kabul ettiği; ancak Türkiye’yi ziyaretinde bu kelimeye hiç değinmediği kaydediliyor.
Programın sonunda iki ülke arasındaki savaşın bitmekten çok uzak olduğu iddiasına yer veriliyor.
Pendik ve Üsküdar Gençliği Osmanlının 711.yılını kutladı
Saadet Partisi Pendik Kadın Kolları Gençlik Komisyonu ve Üsküdar Gençlik Komisyonu ile Osmanlı Devletinin kuruluşunun yıl dönümü münasebeti ile 2.Beyazıt’ı ziyaret etti ve lokum dağıttı faliyetin bitiminde pendik gençlik komisyonu KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’ın kabrini ziyaret etti.
Saadet Gençliğinden Ecdada Vefa
01 Şubat 2010 Yazan kubra
Kategori Manşet, Teşkilat Haberleri, İstanbul
Saadet Partisi İstanbul İl Kadın Kolları Gençlik Komisyonunun, İlçe Gençlik Komisyonları ile Osmanlı’nın 711. kuruluş yıldönümü dolayısıyla istanbul’daki Padişah kabirlerine ziyarette bulundu.
Sultanahmet, Beyazıt, Çemberlitaş, Süleymaniye, Eminönü, Ayasofya gibi Camii ve tarihi mekanlarda bulunan kabir ziyaret edildikten sonra halka lokum dağıtıldı.
Halk bu hatırlatmadan memnun olup Saadet Partili Gençleri tebrik ettiler.


.jpg)












