Türkiye’nin Dış Borç Yükünü Artıran Dış Ticaret Rejimi: İTHALATA BAĞIMLI İHRACAT
27 Şubat 2011 Yazan Saadet Kadın
Kategori Gündem, Manşet
Saadet Partisi Ekonomik ve Sosyal İşler Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arif ERSOY’un 24 Şubat 2011 Perşembe günü basın açıklaması yaptı.
Türkiye 1980’lı yılların başından itibaren dışa açık ekonomi politikası izlemeye başladı. Bu politikaya bağlı olarak ihracatımız arttı. Milli bir ihracat stratejisi geliştirilemediği için ihracatımızın artması, ithalatı da artırdı. İthalatın ihracattan daha hızlı olması, dış ticaret açığı sorunun gündeme getirdi.
Türkiye’de son on yılda kamu ve özel sektörün dış borcunun artması, ülkemizde üretilen hâsılanın önemli bir bölümünün dış borç taksit ve faizi olarak ülke dışına aktarılması, halkımızın milli hâsıladaki payının artırılmasına mani olmuştur. Üretimin yükünü taşıyan kitlelerin milli gelirindeki payı, dış borç yükünün artmasına bağlı olarak azalmıştır. Mevcut çarpık ekonomi yapının ürettiği sorun ekonomimiz büyürken halkımızın üçte ikisini göreceli olarak yoksullaşmasına yol açtı. Paylaşımdaki adaletsizliği derinleştirdi.
MEVCUT ÇARPIK EKONOMİK YAPI SORUN ÇÖZEMİYOR, SORUN ÜRETİYOR!
Bundan on yıl önce meydana gelen Şubat 2001 Bunalımı’nın yol açtığı ekonomik sorunlara çözüm üretmek amacıyla ülkemize bir kurtarıcı olarak davet edilen Kemal Derviş ile bugün İsrail Merkez Bankası Başkanı olan Stanley Fischer İMF ve Dünya Bankası patentli “Fischer-Derviş Modeli” diye anılan Dışa Bağımlı Ekonomi Modeli uygulamaya koydular.
Bu modelin oluşturduğu iktisadi yapı;
-
- Tarımsal üretim kapasitesinin daraltılmasını,
- Alım gücü düşürülerek enflasyon denetim altına alınmasını,
- Özelleştirme politikası ile küresel sermayeye karlı alanların oluşturmasını,
- Bankacılık- Finans kesimini yabancılaştırılmasını,
- İç piyasada tekelleşme alanının genişletilmesini ve
- Düşük kur ve yüksek faiz politikası ile Türkiye’de uluslararası finans kapitalistlerin sıcak para hareketi yoluyla en yüksek kar elde etmelerine ortam hazırlanmasını amaçlamaktaydı.
Fisher- Derviş Modeli AKP iktidarı döneminde başarılı şekilde uygulanarak yukarıda belirtilen hedefleri gerçekleştirilmiştir. Daha önceki iktidarlar İMF ile yapılan 17 stand-bay anlaşmalarını bu ölçüde başarılı şekilde uygulayamamışlardır. Tek parti iktidarı en çok küresel sermaye baronlarının işine yaramıştır. Onları zenginleştirmiş, halkımızın göreli olarak fakirleştirilmiştir. Onların serveti artarken ülkemizde yardıma muhtaçların sayısı yükselmiştir.
İTHALATA BAĞIMLI İHRACAT ÜLKEMİZİN BORÇ YÜKÜNÜ ARTIRMAKTADIR
Mevcut AKP iktidarının Fischer- Derviş Modeli’nin değiştirilmeden uygulanması, uzun yıllardan beri ithalatın ihracattan daha fazla armasına yol açtı. Dış ticaret açığının cari açığı tetiklemesi, ülkemizin dış borç stokunu artırdı.
2009 yılında ihracatın ithalatı karşıla oranın %72,5 iken bu oran, 2010 yılında %61,4’e düşmüştür. Bu oran, 2010 Aralık ayında %57,8’e geriledi. İhracattan elde ettiğimiz gelir, ithalatımızın yaklaşık %60’nı karşılamaktadır. Ekonominin çarkını döndürmek için her sene borçlanmak zorunda bırakıldık.
Mevcut ithalat- ihracat rejimi ithalat merkezlidir. İhracatımızı artırmaya çalışırken ithalatımız daha fazla artmaktadır. Bu sorun yapısal bir sorundur. Mevcut yapı değiştirilmez ise, Türkiye’nin dış ticaret açığı ve dolayısıyla cari açığı ve dış borç stoku artmaya devam eder.
Ülkemizin ara mallar ithalatı devamlı artmaktadır. Ara malları ithalatı 2009 yılında 99,5 dolar iken 2010 yılında bu miktar 131,3 milyar dolara yükselmiştir. Ara malların toplam ithalat içindeki payı %70,8 dolayındadır.
Bunun anlamı 100 liralık mal üretip ihraç edebilmek için yaklaşık 70 Türk liralık değerinde aramalı ithal edilmesi gerekir.
Uygulanan ucuz kur ve yüksek faiz politikaları, Türk Lirasının aşırı değerlenmesine yol açmaktadır. Kuru politikasına bağlı olarak Türkiye’de üretilen yerli ürünler pahalılaştığı için ithalat cazip hale gelmektedir. Ülkemizde üretim maliyeti yüksek olduğundan ucuz ithal ürünlerle rekabet edemeyen üreticiler işyerlerini kapatmakta ve işsizlere katılmaktadır.
İhraç edilecek ürünlerin üretimi için gereken ara mallarının ithali daha cazip hale gelmektedir. Artan cari açığın ülkeye spekülatif kazanç için gelen sıcak para hacminin büyümesi ekonomimizi daha kırılgan hale getirmektedir. Bu hususta gerekli düzenlemeler yapılmaz ise, gelecekte beklenmedik sorunlarla karşılaşılabilir.
Düşük kur politikası, ihracatın ithalata bağımlılığını artırmak suretiyle dış ticaret açığını sürekli artırmaktadır. Son iki yılda ithalat ihracattan daha hızlı artmış ve dış ticaret açığı hacim olarak büyümüştür. Nitekim TÜİK verilerine göre 2010 yılı Ocak-Aralık ihracat 113,9 milyar dolar ve aynı dönemde toplam ithalât 185,4 milyar dolar olmuştur. 2010 yılında dış ticaret açığı 71,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 2009 yılında dış ticaret açığı 38,8 milyar dolar iken 2010 yılında yaklaşık iki kat artarak 71,5 milyar dolara çıkmıştır.
Modası geçmiş ve köhnemiş Fischer- Derviş Modeli artık sorun çözmüyor sorun üretiyor. AKP iktidarının büyük bir sadakatle uyguladığı bu model ülke ekonomimizi dışa bağımlı hale getirdi. Ülkemizde üretilen hâsılanın büyük bir bölümünü küresel rantiyeci çevrelerine aktararak halkımızı yoksullaştırmaktadır. Ülkemiz makro ekonomik dengeleri alt üst edecek yeni bir bunalıma doğru sürüklenmektedir. İktidarı uyarıyoruz. Cari açık, 2010 yılında 48,5 milyar dolar olmuştur. 2009 yılında 13,9 milyar dolar idi. 2010 yılı sonu itibarıyla cari açık yaklaşık dört kat artmıştır.
Ekonominin iyiye gittiğini anlatan yöneticiler, tablonun sadece bir yönünü kitlelere anlatmaktadırlar. Kötü gidişatı durdurmaya yönelik çözüm üretmemektedirler. Muhalefetle anlamsız kayıkçı kavgasına devam ederek gelmekte olan ekonomik ve sosyal bunalımı önleyecek önlemlerin alınmasını ihmal etmektedir.
Saadet Partisi olarak tekelci basın sesimizi kitlelere duyurmaz ise, de olanca gücümüzle haykırıyoruz! Bırakın kayıkçı kavgasını! “Attan düştün. Merdiveni ters bindin” gibi polemiklerle vakit geçirmeyin. Tehlike çanları çalıyor. Ufukta sosyal patlamanın emareleri görülmektedir.
CARE VE ÇÖZÜM MİLLİ GÖRÜŞÜN İKTİDAR OLMASIDIR
Saadet Partisi iktidarında post modern sömürgeci politikaları içeren “Fisher Derviş Modelini” kaldıracağız. Yerine rant değil, üretim merkezli “Ortaklık Ekonomisi Modelini” uygulamaya koyacağız.
Her çeşit israf ve yolsuzluklar kaldırılarak ulusal kaynaklar harekete geçirilecek ve Kamu Bütçesi denk bütçe olacaktır. Devletin iç borçlanmaya ihtiyacı kalmayacaktır.
Geliştirilecek “Milli Bir Sanayi Stratejisi” ile katma değeri yüksek ve ithal ara mallarına ihtiyacı olmayan ürünler araştırmalarla belirlenecek; kredi ve teşviklerle bu tür malların üretimi özendirilecektir.
“Milli Paralarla karşılıklı Kredileşme Modeli” ikili anlaşmalarla uygulanacaktır. Bu modelin uygulanması ile Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Türk Lirasını ülkemizden mal ithal eden ülkeye kredi olarak verecektir. Bu ülkenin girişimcileri kendi merkez bankasındaki Türk lirasını kredisini alacak ve Türkiye’den istediği malı ithal edecektir. Sözü edilen ülke de kendi parasını, Türkiye’den aldığı kredinin Türk lirası değeri kadar Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na kredi olarak verilecektir. Türk tüccarları da Merkez Bankamızdan söz konusu ülkenin parasını kredi olarak alacak ve o ülkeden istediği malı ithal edecektir. Böylece yabancı dövize bağımlılık azalacak ve ülkeler arası mal akışı hızlanacak ve kolaylaşacaktır. Bu model dış ticaret açığını azaltacak ve dış borcumuzun zaman içinde azalmasına ortam hazırlayacaktır.
Ülkemizde uygulanan mevcut ekonomi yapı sorun üretmektedir. Mevcut politikalarla ekonomimiz büyüse de, halkımız borç düzenekleriyle yoksullaştırılmaktadır. Bu tezgâh bozuktur. Bozuk tezgâhla iyi mal üretilemez. Tezgâhtar şahsının iyi olması veya olmaması neticeyi değiştirmemektedir.
Mevcut iktidar ve muhalefet bu bozuk tezgâhta ırkçı-tekelci sermayeye daha iyi hizmet etmek için yarışındalar. Onlar halktan aldıklarını tekelci sermayeye aktarma maharetlerini sergilemeye çalışıyorlar. Tekelci sermayeye daha fazla kaynak aktarabilmek için halktan oy istiyorlar.
Saadet Partisi İktidarın bu bozuk tezgâh değiştirecektir. “Yaşanabilir bir Türkiye” ve “Yeniden Büyük Türkiye’nin” inşası ancak Saadet Partisi’nin iktidarıyla inşa edilebilir.
Ara malları ve hammadde ithali için ödediğimiz değer, toplam ihracatımızdan 17,9 milyar dolardan fazladır. Bu durum ülke ekonomimizin içinde düştüğü çelişkiyi ortaya koymaktadır.
Gelir Dağılımı Adaletsizliği Dayanılmaz Boyutlarda!
19 Şubat 2011 Yazan Saadet Kadın
Kategori Genel Haberler, Gündem, Manşet
Genel Başkan Yardımcımız Prof. Dr. Arif Ersoy, Hükümetin ekonomi politikalarına eleştiriler getirdi.
SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI PROF. DR. ARİF ERSOY, HÜKÜMETİN EKONOMİ POLİTİKALARINI ELEŞTİRDİ…GELİR DAĞILIMI ADALETSİZLİĞİ DAYANILMAZ BOYUTLARA ULAŞTI
HOCAMIZIN SAĞLIK DURUMU GAYET İYİ
TÜRKİYE’YE İNSAN HAKLARI DERSİ VERMEYE KALKAN ABD ÖNCE KENDİNE BAKSIN
Felakete tedbirsizlik mi neden oldu?
Bir kısım insan Karun gibi zengin oldu
Ülkede basın özgürlüğü kısıtlanmamalı
HOCAMIZ ÇOK İYİ
Arif Ersoy bir gazetecinin sorusu üzerine Genel Başkan Necmettin Erbakan’ın sağlık durumunun gayet iyi olduğunu ve istirahat amaçlı hastanede tutulduğunu söyledi. Ersoy; “Tedavisi yapıldı. İnanıyorum ki bir iki gün içerisinde taburcu olacaktır. Ama tabii Hocamızı çalışmaktan alıkoyamıyoruz. Hastane dışına çıkınca yoğun çalışıyor. Hastane’de de çalışmalarına devam ediyor. Dışarıda daha yoğun çalıştığı için doktorlar, ailesi tedbir amaçlı hastanede kalmasının daha uygun olacağını düşünüyorlar” dedi.
Heykeli Bırak Yoksulluğa Bak; Asıl Ucubelik Ekonomide!
13 Ocak 2011 Yazan kubra
Kategori Genel Haberler, Gündem, Manşet
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arif Ersoy, günlerdir gündemi meşgul eden heykel tartışmalarını sert bir dille eleştirdi.
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arif Ersoy, günlerdir gündemi meşgul eden heykel tartışmalarını sert bir dille eleştirerek, “ülkenin temel sorunu olan yoksulluk ve fakirlikle ilgili tek bir kelime edilmezken günlerdir heykeli tartışıyoruz” dedi. Başbakan Erdoğan’ın da heykel tartışmalarının içinde yer almasını doğru bulmadıklarını ifade eden Ersoy, “kentteki sanat kentlileri ilgilendirir. Kitlelerin temel sorunu olan yoksulluk ve fakirlikle mücadele dururken Başbakan Erdoğan’ın heykelle uğraşmasını fevkalade yanlış buluyoruz” eleştirisinde bulundu.
Parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında hükümetin uyguladığı ekonomi politikalarına ve gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arif Ersoy, gündemdeki heykel tartışmalarına dikkat çekti. “Günlerdir Türkiye heykel tartışmaları ile meşgul ediliyor. Oysa ülkenin tartışılması gereken çok büyük sorunları var. Yoksulluk ve fakirlik bunların başında geliyor” diye konuşan Ersoy, hükümetin uyguladı ekonomik politikaların kitleleri yoksullaştırdığını vurguladı.
AKP’nin ekonomisi rantiyeciyi zenginleştiriyor, kitleleri fakirleştiriyor
Bir ülkenin ekonomisinin doğru yolda olup olmadığını istihdam verileri ile paylaşımdaki adaletten anlaşılabileceğini dile getiren Ersoy, şöyle konuştu: “Bir ülkede işsizlik düşüyor, üretim artıyor ve paylaşım adilse o ekonomi iyiye gidiyor demektir. Ancak Türkiye’de durum hiç de iç açıcı değildir. İşsizlik ülkemizde kronikleşmiş bir sorun olmaya devam ediyor. Gelir paylaşımındaki adaletsizlikten dolayı bir avuç rantiyeci zenginleşirken kitleler yoksullaşıyor”
Her 5 kişiden 1’i yoksul
Türkiye’de uygulanan yanlış ekonomi politikalardan dolayı kitlelerin yoksullaştırılma sürecinin devam ettiğini vurgulayan Ersoy, TÜİK verilerine göre 2009 yılında ülkedeki yoksulların sayısının 0.97 puan artarak yüzde 18.08’e çıktığını belirterek, “Bu oran 2008 yılında yüzde 17.11 dolayındaydı. Başka bir ifade ile mutlak anlamda yoksul olan insanımızın sayısı 12,7 milyon dolayındadır. Yaklaşık her beş kişiden biri yoksul durumdadır” dedi.
Kentlerdeki ve kırsal yörelerdeki yoksul nüfus verilerine de işaret eden Arif Ersoy, şunları kaydetti: “kentlerde yaşayan insanlarımızın yaklaşık yüzde 10’u yoksul durumdadır. Hane halkı nüfusunun artışına bağlı olarak yoksulluk da artmaktadır. 2-4 kişiden oluşan hane halkının yüzde 9.65 yoksul olmasına karşı, hane halkı sayısı 7 ve daha fazla olanlardan yoksul olanların oranı yüzde 40.05 dolayında seyrediyor. Kırsal yörelerde ise 2008 yılında yüzde 34.62’si yoksuldu. Bu oran 2009 yılında yüzde 38.69’a yükselmiştir”
Türkiye, kasten fakirleştirilmiş zengin bir ülkedir
Türkiye’nin aslında yoksul bir ülke olmadığını, kasten veya gafletle fakirleştirilmiş zengin bir ülke olduğunun altını çizen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ersoy, ekonomi büyürken kitleleri fakirleştiren temel unsurun, 2001 krizinin ardından uygulanmaya konulan ve AKP hükümeti tarafından da harfiyen uygulanan IMF patentli Fischer-Derviş ekonomi modeli olduğunu kaydetti. “Bu model sorun çözme kapasitesini yitirdi. Demode oldu. Artık sorun üretmektedir” diye konuşan Ersoy, geniş kitleleri yoksullaştıran bu sistemden biran önce vazgeçilerek yerine adil ekonomik düzen temel esas alınarak ortaklık ekonomisine geçilmesini istedi.
Adil bir dünya ‘Adil Ekonomik Düzen’ ile kurulabilir
Saadet Partisi’nin milletin dünya görüşü, değer ölçüsü ve tarihi birikiminden hareketle geliştirdiği Adil Ekonomik Düzen’in üretimi artırarak ve paylaşımda adaleti sağlayarak halkı yoksulluk ve sefaletten kurtaracak tek sistem olduğunu anlatan Arif Ersoy, üretimi teşvik eden gelir paylaşımında adaleti ön gören ‘Ortaklık Ekonomisinden’ örnekler verdi. Ersoy, şöyle konuştu: “Saadet Partisi iktidarında uygulayacağımız Ortaklık Ekonomisi’nde; kamu kaynakları israf edilmeyecektir. Devletin geliri ile gideri denkleştirilecektir. Haksız vergi olmayacaktır. Üreticiye ve çalışana faizsiz kredi verilecektir. Ortaklık Ekonomisi devlet tekeline dayanan baskıcı sosyalizm ve sermaye tekeline dayanan faizci kapitalizmin alternatifi olan ilmi ve fıtri bir düzendir. Bu düzenle Türkiye on sene içinde Japonya ve Almanya’nın seviyesine gelecektir”
Kaynak : http://www.saadet.org.tr/haber/heykeli-birak-yoksulluga-bak-asil-ucubelik-ekonomide#ixzz1Avb4NLkH
Şimdi ‘hayır’ zamanı
Terör devleti İsrail, 20 yıldır OECD’ye girerek kanlı ellerini temizlemek istiyor. İsrail, OECD’nin tek Müslüman üyesi olan Türkiye’nin veto etmesinden korkuyor.
İşgal ettiği Filistin topraklarında Filistinlilere karşı organize bir şekilde soykırım politikaları uygulayan terör devleti İsrail, Mayıs ayı sonunda görüşülecek olan OECD’ye üyelik konusunda Türkiye’nin veto hakkını uygulamasından çekiniyor. OECD’ye girerek insan haklarına saygılı ve demokratik gelişim sürecindeki bir ülkeymiş gibi meşruiyet kazanmak isteyen İsrail, tek üye ülkenin bile veto etmesi halinde örgütün dışında kalacak. 30 üyeli OECD’nin tek Müslüman ülkesi ise Türkiye! Kamuoyu, İsrail Dışişleri Bakanı’nın Türkiye Başbakanı hakkındaki “Firavun” benzetmesi yapmasının ve “alçak koltuk” krizinin hesabının sorulmasını, Davos’ta olduğu gibi bir kez daha “Van Münit” denilerek İsrail’e haddinin bildirilmesini istiyor.
Paris Sözleşmesi’ne dayanılarak 1961 yılında kurulan OECD İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, savaş yıkıntıları içindeki Avrupa’nın Marshall Planı çerçevesinde yeniden yapılandırılması amacıyla 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (OEEC) yerini aldı. OECD, üye ülkelerin sosyo-ekonomik eşgüdümlü gelişmesini, demokrasi, İnsan haklarına ve yurttaş özgürlüğüne bağlılık çerçevesinde istikrarlı gelişimini desteklemeyi ve dünya pazarlarına açılabilmesini vazgeçilmez değerleri olarak benimsiyor. İsrail de 20 yıldır OECD’ye girerek uluslararası kamuoyunda katliamlarına meşruiyet kılıfı giydirmek istiyor. Yalnız OECD’nin de NATO gibi bir kuralı var. O da, üye ülkelerden herhangi birisinin veto etmesi durumunda, örgüte yeni üye alınmaması ilkesi.
Baskıyı artırmalıyız
Türkiye, yoğun iç gündemi ile meşgul olurken bu çok önemli meselenin gündeme getirilmesi ve hükümetin bu konuda veto hakkını kullanması için kamuoyunun ve sivil toplum kuruluşlarının baskısını artırması gerekiyor. Çünkü İsrail’in OECD’ye girişinin kabul edilmesi, Filistinliler ve tüm dünyadaki vicdan sahibi insanlarca İsrail’in Filistinlilere uyguladığı ayrımcı, kolonyalist ve işgal politikalarına uluslararası bir katkı olarak anlaşılacak. Üyelik durumunda, İsrail’in savaş suçları ve insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili mevcut dokunulmazlık kültürünün de güçlenmesi anlamına gelecek.
En son 19 0cak 2010′da örgüte üye olmak için bir kez daha başvuran İsrail, OECD Genel sekreteri Angel Gurria’nın da desteğini aldı. Gurria, İsrail’in üyeliğinin kabul edileceğini umut ettiğini söylemesine rağmen, örgütün tek Müslüman üyesi olan Türkiye, veto ettiği takdirde İsrail OECD’ye giremeyecek. Türkiye’nin kullanacağı veto oyu ile İsrail’in üyeliği reddedilmiş olacak. Bunun büyük bir tarihi bir sorumluluk olduğu ifade edilirken, İsrail’in üyeliğine aynı zamanda İngiltere, Yeni Zelanda ve Norveç’in de olumsuz baktığı biliniyor.
OECD’ye üye 30 ülkeden sadece Türkiye Müslüman kimliği ile örgütün üyesi. Ve Türkiye sadece İslam dünyasına değil, tüm dünyaya mesaj verebilecek. İnsanlığa karşı suç işlemeye devam eden, Gazze’de, Kudüs’te ve Batı Şeria’da çocuk ve kadın demeden sivilleri katleden terör devleti İsrail’in birliğe üye olması durumunda, işgalin meşruiyetini Avrupa’ya kabul ettirme imkanının önünün açılacağı belirtiliyor.
Dünya müslümanları Türkiye’den veto bekliyor
Merkezi İngiltere’de bulunan İslam İnsan Hakları Komisyonu da, İsrail in üyeliğine karşı bir kampanya başlatarak özellikle Türkiye kamuoyunun duyarlılığını güçlendirmek istiyor. Türkiye’nin İsrail’in üyelik talebine karşı veto kartını kullanması, Türkiye’nin bir kez daha Filistin halkının yanında samimi bir şeklide durduğunu göstereceğini unutmamak gerekiyor. İsrail’in alınacak olan üyelik kararıyla daha da güçleneceğini ifade eden sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de, İsrail’in OECD’ye üye olması yönünde alınacak bir kararın, İsrail’in yaptığı her türlü hukuksuzluğun desteklenmesi anlamına geleceğini, bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağını vurguluyor.
STK’lardan “VETO” çağrısı
Önceki gün Mazlumder İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen basın toplantısı ile onlarca kitle örgütü de İsrail’in OECD üyeliğinin veto edilmesi için çağrıda bulundu.
Akabe Vakfı, AKDAV, Araştırma ve Kültür Vakfı, ASDER, Hikmet Vakfı, İHH, İnsan ve Medeniyet Hareketi, MAZLUMDER, Medeniyet Derneği, Özgür-Der gibi kitle örgütleri Mayıs ayı sonunda OECD’de görüşülecek olan İsrail’in üyeliğiyle ilgili Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Dışişleri Bakanı’na İsrail’in üyelik başvurusunun veto edilmesi yönünde çağrı yaptı.
İsrail’in alınacak olan üyelik kararıyla daha da güçleneceğini ifade eden STK temsilcileri bu yönde alınacak bir kararın İsrail’in yaptığı her türlü hukuksuzluğun desteklenmesi anlamına geleceğini, bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracağını ifade ettiler.
Kitle örgütlerinin ortak açıklamasında, “Filistin topraklarında işgalci ve yayılmacı politikalar izleyen, Müslümanların ilk kıblesi aziz Kudüs’e ilişkin olarak uluslararası hukuka aykırı biçimde ilhak kararı alan ve uluslararası sözleşme ve anlaşmaları hiçe sayarak Gazze’ye ambargoyu sürdüren İsrail’i OECD üyeliğine kabul etmek sadece OECD üye ülkelerinin iddia ettiği değerleri ihlal etmekle kalmayacak aynı zamanda İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği suçların uluslararası arenada görmezden gelinmesi ve meşrulaştırılması anlamına da gelecektir. Bu tutum aynı zamanda Ortadoğu’da Müslüman halklara karşı düşmanlık politikalarının sahiplenilmesi anlamına da gelecektir. İsrail, Filistinlilerin tam bağımsız, özgür ve eşit bireyler olarak yaşama hakkını hiçe saymaktadır. İsrail yapmış olduğu bu tür uygulamalarla OECD’in insan hakları standartlarına aykırı davranmaktadır” denildi.
Açıklama şöyle devam etti: “Konuya duyarlı kuruluşlar olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na, Dışişleri Bakanı’na ve diğer yetkililere, evrensel insan haklarını ve uluslararası hukuku çiğneyen işgalci İsrail’in OECD’ye üyelik başvurusunu reddetme çağrısında bulunuyoruz.”
İslam dünyasından Türkiye’ye ‘veto’ çağrısı
İsrail’in OECD’ye üye olması durumunda Müslüman ülkelere engel çıkaracağını ifade eden İslam dünyası kamuoyu, Türkiye’den veto hakkını kullanmasını istiyor. İsrail’in İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeliği başvurusunun sonuçlanmasına günler kala, İslam coğrafyası ve Avrupa’daki Müslüman teşkilatlardan Türkiye’ye bu üyeliği veto etmesi yönünde çağrılar geliyor. Sadece Filistin yönetimi değil, Arap kamuoyu da İsrail’e karşı Türkiye’nin “veto” kararı almasını istiyor.
Rusya, Slovenya, Estonya ve Şili’nin yanı sıra İsrail de OECD üyeliği için bekleyen ülkeler arasında bulunuyor. OECD’de her üye ülkenin veto hakkı var. Bu nedenle İsrail, yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyor. Türkiye kamuoyu da, “alçak koltuk” krizini ve İsrail’in Türkiye Başbakanı hakkındaki “Firavun” benzetmesini unutmadan, Filistin’de soykırım uygulayan terör devleti İsrail’in OECD’ üyeliğinin iktidar tarafından veto edilmesini istiyor.
İsrail niye OECD’ye girmek istiyor?
İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi’ne dayanılarak kurulan bir Teşkilat. Savaş yıkıntıları içindeki Avrupa’nın Marshall Planı çerçevesinde yeniden yapılandırılması amacıyla 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (OEEC) yerini aldı. Örgütün adı 1961′ de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) şeklinde değiştirilmiştir. OECD, üye ülkelerin sosyo-ekonomik eşgüdümlü gelişmesini, demokrasi, İnsan haklarına ve yurttaş özgürlüğüne bağlılık çerçevesinde istikrarlı gelişimini desteklemeyi vazgeçilmez değerleri olarak benimseyen bir örgüt. İsrail de OECD’ye girerek uluslararası kamuoyunda katliamlarına meşruiyet kılıfı geçirmek için 20 yıldır mücadele ediyor.
OECD’ye üye ülkeler:
Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Macaristan, Japonya, Meksika, Yeni Zelanda, Polonya, Slovakya, Kuzey Kore Cumhuriyeti, Güney Kore ve Türkiye.
Tarihi sorumluluk
En son 19 0cak 2010′da örgüte üye olmak için bir kez daha başvuran İsrail, bir üye ülkenin dahi veto hakkını kullanması halinde OECD üyesi olamıyor. Örgütün tek Müslüman üyesi olan Türkiye, veto ettiği takdirde İsrail OECD’ye giremeyecek. Bunun büyük bir tarihi bir sorumluluk olduğu ifade edilirken, İsrail’in üyeliğine aynı zamanda İngiltere, Yeni Zelanda ve Norveç’in de olumsuz baktığı biliniyor.
Zaman Yazarı Ali Bulaç:
Türkiye’nin İsrail sınavı
“Gazze’de İsrail’in giriştiği katliama karşı bütün dünyada öfkenin en çok kabardığı ülkelerden biri Türkiye idi. Söz konusu öfkeyi Çağlayan Meydanı’na 1 milyonun üstünde insanı toplayarak Saadet Partisi açığa çıkarma başarısını gösterince -ki buna Diyarbakır’da Mustaz’af Der’in yaklaşık 300 bin insanı meydana döktüğü gösteriyi de eklemek gerekir- birçok çevrede şafak attı. Davos çıkışı da bunu regüle etti.. Şimdi de İsrail, OECD’ye üye olmak istiyor. Bakalım Türkiye İsrail’in üyeliğini veto edecek mi, etmeyecek mi? Bu, İsrail politikasının hangi seviyede değiştiğinin de önemli bir göstergesi olacak.”
Yeni Şafak Yazarı Akif Emre:
“Firavun”un hesabını sorma fırsatı
“İsrail OECD’ye üye olmaya hazırlanıyor. Türkiye’ye tarihi bir sorumluluk düşüyor. Çünkü yeni bir üyenin OECD’ye kabul edilmesi için tüm üyelerin onayının alınması gerekiyor. Türkiye Başbakanı’na firavun benzetmesi yapan İsrail’in işgal ettiği topraklardaki ırkçı uygulamaları ve işlediği savaş suçlarının hesabını Türkiye sormalıdır. Bu anlamda hükümetin eline İsrail’e haddini bildirmek için önemli bir imkan geçmiştir.”
İHH Genel Başkan Yardımcısı Osman Atalay:
Soykırımı kamufle çabası
“İsrail OECD’ye üye olmak için 20 yıldır verdiği mücadelede son aşamaya geldi. İsrail için OECD üyeliği bir prestijden öte, yıllardır uyguladığı insanlık dışı, soykırım taciz ve tehcir politikalarını kamufle etmeye yönelik bir fırsat olacaktır. İsrail uluslararası platformlarda kendisine suni alanlar açma gayretindedir. Türkiye ikinci kez; “One Minute” demelidir. STK’lar ve aydınlarımız bu meselenin takipçisi olmalıdır!”
Erbakan’ın 28 Şubat konferansı
Milli Görüş Lideri ve 54′üncü Hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan, 28 Şubat’ın yıldönümünde, ‘28 Şubat ve Ticari Hayata Etkileri’ konulu bir konferans verdi.
Milli Görüş Lideri ve 54′üncü Hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan Esnaf ve Sanatkarlar Derneğince (ES-DER) İlci Otel’de düzenlenen ”28 Şubat ve Ticari Hayata Etkileri” konulu konferansta konuştu.
Necmettin Erbakan, Refah Partisinin, ekonomi ve dış politikadaki başarılarından rahatsız olan çevrelerin 28 Şubat’ı gerçekleştirdiğini söyledi. Erbakan, hükümetleri döneminde her şey güzel giderken, 28 Şubat ile ekonominin alt üst olduğunu, Türkiye’nin en büyük ekonomik krizini yaşadığını, dış güçlerin hazırladıkları planı bütün detaylarıyla uygulamaya koyduklarını ifade etti.
”Milli Görüş”ün dünyadaki adaletsizliği ortadan kaldırmak için ortaya çıktığını ve çok önemli hizmetler yaptığını ileri süren Erbakan, insanlık ve Türkiye’nin selameti için tek çare “Milli Görüştür” dedi.
Konuşmasının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Erbakan, bir soru üzerine Erbakan, ”28 Şubat milleti aslından, özünden uzaklaştırma hareketedir. Başarılı olamamıştır” diye konuştu.
Konferansın sonunda, ES-DER Genel Başkanı Mahmut Çelikus, ”Siz dümendeyken esnaf altın dönemini yaşamıştı” diyerek, Erbakan’a ”gemici dümeni” hediye etti.


.jpg)



