Saadet Partisi İstanbul Kadın Kolları
16 Ara 2009

Grizu Faciasına Özel Heyet

grizu

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcıları Şevket Kazan, Lütfi Esengün, Ahmet Sünnetçioğlu ve Mücahit Yanılmaz’dan oluşan bir heyet, grizu faciasının yaşandığı Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesine giderek bir dizi incelemelerde bulundu.

19 işçinin hayatını kaybettiği grizu faciası ile ilgili yerinde bilgi almak üzere bölgeye gelen heyet üyeleri, hayatını kaybeden işçilerin yakınlarıyla da bir araya gelerek başsağlığı diledi.

Saadet Partisi Genel başkan Yardımcısı Şevket Kazan, son dönemde maalesef birbiri ardına milletimizi acıya boğan felaketlerin yaşandığını, son olarak Mustafakemalpaşa ilçesinde meydana gelen grizu faciasının tüm milletimizi üzüntüye boğduğunu söyledi.

Faciada hayatını kaybeden işçilere Cenab-ı Allah’dan rahmet dileyen Kazan, “Dileriz bu tür felaketler bir daha yaşanmaz. Cenab-ı Hakk ülkemizi, milletimizi bu tür felaketlerden korusun” diye dua etti.

Bu felaketlerin bir daha yaşanmaması için alınması gereken tedbirlerin önemine de dikkat çeken Şevket Kazan; “Biz Saadet Partisi olarak yaşanan bu faciada bir ihmalin, bir tedbirsizliğin olup olmadığı konusundaki soruşturmayı büyük bir titizlik içinde takip edeceğiz. Buradan çağrıda bulunuyoruz; bu tür felaketlerin tekerrür etmemesi için azami tedbirlerin alınması, gereken denetimlerin titizlikle yapılması şarttır” dedi.

www.sp.org.tr

06 Ara 2009

Darbeci zihniyetin kökü kazınmalı

darbeci-zihniyetin-koku-kazinmali-spot-0Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, ABD’nin isteği üzerine Afganistan’a asker gönderilmesine kesinlikle karşı olduklarını belirterek, “Kendisini barış güvercini olarak takdim eden ABD Başkanı Barrack Obama, Afganistan’a asker göndereceğini açıklayarak bir savaş şahini olduğunu göstermiştir” dedi. Irak’tan Afganistan’a bir tane bile Türk askerinin gönderilmesine karşı olduklarını dile getiren Kurtulmuş, bu konuda 9 Aralık’ı dört gözle beklediklerini söyledi. Kurtulmuş, “ABD, Kore’de olduğu gibi Türk askerine Afganistan’da da öl diyor, yok öyle yağma” dedi.

Kurtulmuş, partisinin Antalya’da yapılan bölge toplantısına katıldı. Bölge toplantısına Isparta, Burdur, Antalya İl ve İlçe Başkanları ile yönetim kurulu üyeleri katıldı. Saadet Partisi Antalya İl Binası’nda gerçekleştirilen toplantıda Kurtulmuş, gündemdeki konulara ilişkin önemli açıklamalar yaptı. İsviçre’de yaşanan minare yasağı ve ABD’nin Afganistan’a asker talebi başta olmak üzere Osmanlı döneminden kalma Kâbe’nin revaklarını yıkmayı planlayan Suudi Arabistan’a karşı ‘revakları’ Türkiye’ye getirelim önerisinde bulunan Kurtulmuş, katsayı konusunda Danıştay’ın verdiği kararı sert bir dille eleştirdi. Hükümetin izlediği ekonomik politikalara yönelik de tepkilerini dile getiren Kurtulmuş, yaşanan son olaylardan dolayı da DTP’yi eleştirdi. Kurtulmuş, “Kardeş kavgasını ortadan kaldırma sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi İmralı’da bulunan bir kişinin şahsi ihtiraslarına kurban edilemez” dedi.

Darbeyi kimse aklına bile getirememeli
Türkiye’nin aylardır ”Islak imza, kuru imza… Belge sahte mi gerçek mi” tartışmalarıyla oyalandığını belirten Kurtulmuş, ”Türkiye’de 1960 ihtilali gerçek mi? 12 Mart 1971 gerçek mi? 12 Eylül 1980 gerçek mi? 28 Şubat 1997 gerçek mi? 27 Nisan 2007 gerçek mi? Bunların hepsi gerçek. Bunlar bal gibi ihtilaldır” dedi. Kurtulmuş, bu konular üzerinde kişisel ya da partisel meselelerle polemikler yaratılmaması, Türkiye’de bir daha hiç kimsenin aklının ucundan ihtilal yapmayı geçirmeyeceği bir siyasal sistemin kurulması gerektiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

”Türkiye’de ihtilallerin altyapısını hazırlayan bütün yasal yanlışlıkların ortadan kaldırılmasının zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Özellikle 28 Şubat’tan bu yana Türkiye’de yapılan bütün darbelerin ve darbe girişimlerinin bütün açıklığıyla ortaya çıkarılması, kamuoyuyla paylaşılabilmesi için olağanüstü yetkilendirilmiş bir TBMM Araştırma Komisyonunun kurulmasının kaçınılmaz olduğunu da aşikârdır. Türkiye’de ikide bir partisi kapatılmış bir siyasi geleneğin temsilcileri olarak, darbenin ve darbe girişimlerinin arkasında kim varsa bunları mutlaka ortaya çıkarılması, mutlaka hesap sorulması, mutlaka yargılanmasının kaçınılmaz olduğunu ifade ediyoruz.”

TSK İç Hizmet Yasası’nın ilgili maddesi ve Anayasanın geçici 15’inci maddesi olmak üzere, Türkiye’de ihtilallerin alt yapısını hazırlayan bütün yasal yanlışlıkların ortadan kaldırılmasını isteyen Kurtulmuş, “12 Eylülle ilgili dizilerin reyting rekorları kırdığını görüyoruz. Bu dönem halkta büyük acılara yol açtı. Türkiye’yi demokratikleşme bakımından 50 yıl geriye götüren 12 Eylül ile yüzleşmeden Türkiye’nin ne Ergenekon’un ne de Susurluk’un, ne de diğer karanlık odaların kapısını açması mümkün değildir. Onun için yasa yapıcıları bir daha hiç kimsenin aklının ucundan ihtilal yapmayı geçiremeyeceği ileri bir demokratik sistemi kurmaya davet ediyorum” dedi.

Parti kapatmak çözüm değil
DTP’nin kapatma davasını da değerlendiren Kurtulmuş, parti kapatmaların bir çözüm olmadığını söyledi. Konuşmasında DTP’yi de uyaran Kurtulmuş, şunları kaydetti: “Türkler ve Kürtler arasında kurulmuş bu fitnenin ortadan kaldırılması için çaba sarf edilmesi gereken bir süreçte, özellikle DTP’li yöneticilere iki çift lafımız var. Eğer gerçekten barış istiyorlarsa, bu fitnenin ortadan kaldırılması isteniyorsa, bütün partilerin özellikle DTP’nin duyarlı olması şarttır. Tansiyonu düşürecek, insanlar arasında kavgayı, gerilimi artıracak bir üslubun asla kullanılmaması lazım. Türkiye’de 30 yıldır devam eden bir fitne var. Bir kardeş kavgası çıkartılmaya çalışılıyor. Bunun ortadan kaldırılması için Saadet Partisi olarak biz aylardır çalışıyoruz. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi İmralı’da bulunan bir kişinin şahsi ihtiraslarına kurban edilemez. İmralı’da hukukun evrensel prensipleri içerisinde cezaevi şartlarının oluşturulmasını tabi ki talep ederiz. Ama buradaki herhangi bir konu bahane edilerek Türkiye’de bir terör estirilmeye çalışılması, çocukların ellerine molotof kokteylleri verilerek sağa sola saldırı yapılması ne vicdanen, ne de barış ve kardeşlik açısından kabul edilebilir bir husus değildir. Burada herkesi duyarlı olmaya çağırıyorum.”

DTP’nin kapatılmasının sorunu çözmeyeceğini de bildiren Kurtulmuş, “Herkes bu fitnenin ortadan kaldırılması için bütün gayretini ortaya koymak zorundadır. Kavga etmek kolaydır. Uluslararası her türlü kışkırtmaya rağmen, Türkiye’de eğer bir iç savaş çıkmadıysa, bunun en temel sebebi, halkımızın sağduyusudur” dedi.

Katsayı konusunda kararlı olunmalı
Meslek liselerine katsayı konusunda eşitsizlik ortadan kaldırıldığında YÖK’e bir teşekkür mektubu gönderdiklerini anımsatan Kurtulmuş, ancak bunun Danıştay tarafından bozulması sonucu bir hukuki boşluk ortaya çıktığını söyledi. Milletin beklentilerine göre yeni bir yönetmelik ya da yasa çıkartılması gerektiğini anlatan Kurtulmuş, bu konuda YÖK’e ve hükümete sonuna kadar kararlılığını sürdürmesi çağrısında bulundu.

Minare yasağı
Toplantıda, İsviçre’nin referandumla minare yasağı getirmesini de değerlendiren Kurtulmuş, şunları söyledi: “İsviçre’nin bu kararını kendileri açısından kaygıyla izliyoruz. Kendi düşünce dünyalarının arkasında olanları deşifre etmekte olduklarını da buradan ifade etmek isteriz. Korkarız, inşallah öyle olmaz ama, bu oylamalar batı toplumunda bir cadı avı başlangıcı olmasın. Açık şekilde İslam düşmanlığına ve bu düşmanlığın batılı devletlerin, hükümetlerin eliyle yapılıyor hale gelmesinin aracı olmasın. Bunun için herkesi aklı başında olmaya davet ediyorum. Çünkü Müslümanlık, artık Avrupa’nın bir parçasıdır.”

Cami revakları Türkiye’ye getirilmeli
Suudi Arabistan’da Osmanlı döneminde kalan eserlerin yok edilmesini eleştiren Kurtulmuş, “Arabistan’ın yıkmayı istediği Harem’i Şerif’teki revakların Türkiye’ye getirilip Ankara Kocatepe Camii’ne dikilmesi konusunda hükümete çağrıda bulunuyorum. Bu revakları hiç bozmadan alalım. Türkiye’ye getirelim. Ankara Kocatepe Camii’ne getirip koyalım. Ortadoğu’da bu kadar dolaşan hükümet, Suudi yetkililerle acil olarak görüşüp Kabe’nin revaklarının kurtarılmasını sağlamalı” dedi.

www.milligazete.com.tr

10 Eki 2009

Şanlıurfa’dan Filistin’e selam

Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde Saadet Partisi ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle yaklaşık bin kişinin katıldığı Filistin’i destek mitingi düzenlendi.

Saadet Partisi ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği mitingde “Kahrolsun İsrail”, “Yahudilere karşı tek yumruk olun”, “54 Müslüman ülke 4 milyon Yahudi’ye ses çıkaramıyor”, “Filistin ve Kudüs davamızdır”, “Bebek katili İsrail”, “Hamas’a selam direnişe devam”, “Katil Amerika katil İsrail” dövizler açıldı ve sloganlar atıldı.

İlçenin Cumhuriyet meydanında düzenlenen mitinge Saadet Partisi Viranşehir ilçe teşkilatı başkanı İbrahim Çapa, bir araya gelmelerinin amacının insanların ortak amacı olan ilk kıblenin Mescidi Aksa’ya yapılan işgalin son bulması için olduğunu belirtti. “Bir nebzede olsa sesimizi buradan işgalci güçlere duyurmak ve mazlum Filistinli Müslümanların yanında olmaktır” diyen Çapa, “Ne olur demeyelim bir sloganın bile işgalci güçleri hizaya getirebileceğini unutmayalım. Malumunuz kana susamış vampir. İsrail 3 gün önce ilk kıblemiz olan Mescidi Aksa’yı kana buladı.

Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde Saadet Partisi ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle yaklaşık bin kişinin katıldığı Filistin’i destek mitingi düzenlendi.

Saadet Partisi ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği mitingde “Kahrolsun İsrail”, “Yahudilere karşı tek yumruk olun”, “54 Müslüman ülke 4 milyon Yahudi’ye ses çıkaramıyor”, “Filistin ve Kudüs davamızdır”, “Bebek katili İsrail”, “Hamas’a selam direnişe devam”, “Katil Amerika katil İsrail” dövizler açıldı ve sloganlar atıldı.

İlçenin Cumhuriyet meydanında düzenlenen mitinge Saadet Partisi Viranşehir ilçe teşkilatı başkanı İbrahim Çapa, bir araya gelmelerinin amacının insanların ortak amacı olan ilk kıblenin Mescidi Aksa’ya yapılan işgalin son bulması için olduğunu belirtti. “Bir nebzede olsa sesimizi buradan işgalci güçlere duyurmak ve mazlum Filistinli Müslümanların yanında olmaktır” diyen Çapa, “Ne olur demeyelim bir sloganın bile işgalci güçleri hizaya getirebileceğini unutmayalım. Malumunuz kana susamış vampir. İsrail 3 gün önce ilk kıblemiz olan Mescidi Aksa’yı kana buladı.

Zaten onlardan da bu beklenirdi. Kudüs’e gönül vermiş 200 tane genç Mescidi Aksa’nın yıkılacağı bilgisi üzerine kendilerini can siper ederek Mescidi Aksa’nın içine kilitlemiştir. Mescidi Aksa yıkılırsa bizlerde bu yıkımımın altında kalarak. Gövdelerini zulme ve yıkıma siper eden bu yürekler. Bu koca dünyaya çok net bir mesaj vermektedirler. Şereflice ölümle taçlandırma yolunu seçmişlerdir ne mutludur ki, onlara bilmeliyiz, tarih bizleri kayda geçiyor. Uğruna canlarımızı ve kanlarımızı seve seve feda edeceğiz. Öyle bilinsin ki bizler canımızla ve malımızla mazlum Filistinli kardeşlerimizin yanındayız ve ilk kıblemize sahip çıkacağız” dedi. Konuşma sonrası 10 yaşların da bir kız çocuğu Filistin adlı şiiri okuduğu esnada duygulu anlar yaşandı. Bazı vatandaşların ağladığı miting, olaysız bir şekilde son buldu.

05 Eyl 2009

Kur’an Kursu eğitimi yaş sınırlaması

numan kurtulmus mazlumder

Mazlum-Der Genel Başkanı Faruk Ünsal ve beraberindeki heyet, Kurtulmuş’u parti genel merkezinde ziyaret etti. 

Ünsal, ziyarette yaptığı konuşmada, Kur’an kurslarındaki 12 yaş sınırlamasının kaldırılması için bir kampanya başlattıklarını belirterek, Kurtulmuş’tan destek istedi. Ünsal, ”Uzun süredir devam eden bu yanlışın kaldırılması için TBMM’de grubu bulunan partileri de ziyaret edeceğiz” diye konuştu. 

Numan Kurtulmuş da adalet kavramının önemine değinerek, adaletin olmadığı bir toplumda huzur içinde yaşamanın mümkün olmayacağına dikkati çekti. ”Bu topraklarda yaşayan herkesin, hangi nedenle olursa olsun hiçbir şekilde kendisini ikinci sınıf insan, sözde vatandaş olarak görmeyeceği bir siyasal sistemin yapılanması zorunludur” değerlendirmesinde bulunan Kurtulmuş, bunun yolunun da sivil ve demokratik bir anayasadan geçtiğini söyledi.

Türkiye’de, insan hakları ihlalleri konusunda zaman zaman ”akıl tutulması” yaşandığı dönemler olduğunu ifade eden Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü:

”28 Şubat post modern darbesinin akıl tutulması içinde, bu memleketin insanlarının kendi inançlarını öğrenmeleri, yaşamaları, başkalarına teklif edebilmeleri yönünde fevkalade ciddi engeller ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi de insanların 12 yaşından küçük çocuklarına Kur’an öğretmesinin yasaklanmasıdır. Çocuğunuza bale, hatta yoga, hatta Uzak Doğu dinleri, hatta Hristiyanlığı öğretebilirsiniz ancak Müslümanlığın temel kitabı olan Kur’an-ı öğretemezsiniz. Bu memlekette yaşayan ve bu siyasal sisteme muhatap olan insanların yüzde 99’u da Müslüman olan bir çoğunluk.”

Bu uygulamanın çok daha önce kaldırılmış olması gerektiğini ifade eden Kurtulmuş, Mazlum-Der’in kampanyasını, imza vererek destekledi. 

ANKARA (A.A) – 05.09.2009 –(EAY-ARD)

22 Ağu 2009

Barış Ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Projesi

diyarbakır

BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN
GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİK PROJESİ

 

 
I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK
2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK
3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

 

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER

1. DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR
2. ŞEFFAFLIK
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

 

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ
2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ
3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ
4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ
5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

 
GİRİŞ

numan kurtulmus diyarbakirÖncelikle, “Türkün ve Kürdün, tüm insanların Rabbi, Doğu’nun ve Batı’nın hâkimi olan yüce Allah’ın kulları” ve “kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar” olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız.

Türkiye, 25 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin her türlü zorlamasına rağmen, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiştir. Dolayısıyla, birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkı barış masasına oturtuyormuş üslubu ile konuya yaklaşamayız. Esas amacımız yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi’nin, Kılıçaslan’ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırmak olmalıdır. Yıllardır devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımızı kaybettik, yüz milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu. Bu nedenle, hangi gerekçeyle olursa olsun ve kim tarafından ortaya atılırsa atılsın; kamuoyunda son zamanlarda oluşan barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik havayı olumlu bulmaktayız.

Barış ve esenliğin teminine ilişkin her adımı, her türlü girişimi ve dile getirilen her olumlu sözü destekleriz.

Türkiye’de herkesimle rahatça konuşabilen ve diyalog kurabilen bir siyasi geleneğin temsilcisi olarak bu sorunun çözümünde de üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi beyan ediyoruz. Ancak bu konunun genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla çözülebileceği kanaatindeyiz. Bu çerçevede yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye’nin akil insanlarının boynunun borcudur. Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet ediyoruz. Hiç kimse ortamı germesin ve konuyu sulandırmasın! Herkes, gerçekten sorunu çözmek için samimi gayret göstersin! Öte yandan, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görülmesin!

 

 

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

 

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK

Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır, hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat Kardeşlik Bağı tek başına kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir. Barış, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet projesiyle mümkündür.

Hepimiz aynı medeniyetin varisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız. İmparatorluk mirasına sahibiz ve bu mirası hep beraber taşıyoruz. Irkçılığın her türüne karşıyız. Çünkü bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır.

Ne yazık ki, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürt Sorunu’nu kendi içinde, eşit kardeşliğe dayalı bir şekilde çözemedikleri için, darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları bölge dışındaki merkezlerden imdat bekler hale gelmiştir.

Bugün temel sorunların çözümü için ABD’nin güvencesine, AB’nin değerlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Halbuki, ABD ‘uluslararası camia’ kamuflajı altında bölgeye gelmiş, 1,5 milyon Iraklının katledilmesine vesile olan işgali gerçekleştirmiştir. Bu tablodan Kürtlere özgürlük, bölgeye demokrasi geleceğine inanmak büyük bir saflıktır.

Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluk, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamaz. Bu topluluklar birlik olmadan da bu coğrafyaya huzur gelmez. Onun için daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

 

2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK

Bu sorun AB ya ABD’nin üslubu, kurumları ve yöntemleriyle çözülemez. Sorun ancak rızaya dayalı birlik ve gönüllü kardeşlik içinde çözebilir. Türkiye bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen küresel emperyal güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’nin görevi daha fazla bütünleşmeyi sağlamaktır.

Herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların oluşturulması zorunludur. Bunun için bütünlükçü bir yaklaşım gereklidir; sadece Kürt sorunu değil, din sorunu, mezhep sorunu, vesayet/demokrasi sorunu ve fakirlik/adalet sorunu eş zamanlı olarak ele alınmalıdır.

Böyle bir irade olsa bile bütün bunları Türkiye’nin tek başına yapması mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır. Çare kesinlikle bölge dışındaki merkezlerde aranmamalıdır. Bölgeyi etnik-dinî-mezhebî farklıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerden Kürt sorununu çözmek için yardım beklemek abesle iştigaldir. Esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temelinde emperyalizmin bölgedeki varlığı ve faaliyetleri yatmaktadır. Emperyalizmi bölgeden kovma amacı etrafında bir bütünleşme olmazsa ne Kürt sorunu ne de başka bir sorun çözülebilir. Irak bu anlamda acı ve açık bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK

Çözüm ancak bölgenin birliğinden geçmektedir. Çok uzak değil, bundan 60 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa ülkeleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Şimdi, AB projesi tek devlete doğru gitmektedir. Yüz yıldır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların tamamı emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerden kaynaklanmaktadır. Dün İngilizler ve Fransızların, etnik milliyetçilikler icat ederek yaptıklarını, bugün ABD “yeni milliyetçilikleri” kışkırtarak yapmaktadır.

20. Yüzyılın başına kadar paramparça durumdaki Avrupa, ulus devlet projesiyle entegrasyonunu sağlarken, aynı projeyi, emperyalist politikalarını gerçekleştirebilmek için doğuyu parçalamakta kullanmıştır. Bu topraklardaki etnik temelli bölünmenin arkasında apaçık bir şekilde emperyalizm vardır.

Artık birinci ve ikinci dünya savaşının dayattığı model bölgede iflas etmiştir. Irak işgali bunun bariz kanıtıdır. Kendileri de 1915’te kurdukları projenin iflas ettiğinin farkında olduklarından tankları topları, uçakları, cinayetleri ve katliamlarıyla tekrar bu bölgededirler.

Kürdüyle, Türküyle, Arabı ve İranlısıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını bir başka proje ile tekrar yaşayacak bir sona doğru sürüklenmek istenmektedir.

Bölge halklarının birleşmek için birçok sebebi ve imkânı vardır. Emperyalizmi bölgeden kovmak, kaynaklarına ve onuruna sahip çıkmak, insanları için barışı tesis etmek, çocuklarına güzel bir gelecek kurmak… Bunu hiç bir bölge ülkesi tek başına yapamaz, bu, ancak bir birlik düşüncesi ile mümkündür. Kürt meselesi de nihai olarak ancak bu şekilde çözülebilir. Bütün bunların olabilmesi için bölge halkını birbirine yakınlaştıracak bir çimentoya ihtiyaç vardır. Bu çimento, uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikimidir.

Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir. Emperyalizmin başta bölge olmak üzere bütün dünya üzerinde icra ede geldiği saldırgan, sömürücü ve yağmacı politikalarına karşı yeni bir bakış açısı ve bir önermeler dizisi üretilebilir. Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur.

Bunun için her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

Türkiye Hakkâri’nin, Diyarbakır’ın, Ankara’nın, İzmir’in problemlerinin çözümünü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye’ye
tarihi misyonunu hatırlatmaktadır. Türkiye’nin önünde bir imkan açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs’ün, Şam’ın, Kerkük’ün, Musul’un, Batum’un, Bakü’nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir.

Bambaşka kavramları olan yeni bir medeniyete ihtiyaç vardır…

Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet. Bu olmadıkça ne bölgenin sorunu ve ne de diğer sorunlar çözülebilir.

Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu’da ve hatta dünyada barışı sağlayacak kriterleri şunlardır;

  • Herkes dilediği gibi inanmalı ve inandığını dilediği gibi yaşayabilmelidir. Tam bir inanç, düşünce özgürlüğü…
  • Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması yeterli değildir. İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur. Herkes inandığını başkalarına teklif edebilmeli ve inandığı şekilde örgütlenebilmelidir. Örgütlenme özgürlüğü,
  • Herkes inancı, dilini, dinini, kültürünü öğrenebilmeli, öğretebilmeli veya istediği şekilde eğitimini alabilmelidir. Eğitim hakkı ve özgürlüğü,
  • İnsanlar dilediği şekilde seyahat edebilmelidir. Tam manası ile serbest dolaşım hakkı,
  • Herkes dilediği şekilde serbest ticaret yapabilmelidir.

 

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER

 

1.DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR

Özgürlükler ve genişletilmiş demokrasinin tek muhatabı MİLLETİN tüm fertleridir.

Sadece herhangi belli bir ırkı muhatap alan, özgürlüklerin genişletilmesi ve demokrasinin derinleştirilmesi projesi, daha fazla bölünmeye ve parçalanmaya yol açmaktan başka bir şey sağlamayacaktır.

Kürt sorunu her şeyden önce, bir Türk sorunudur. Nasıl ki başörtüsü sorunu ile fakirliği, gayrimüslim vatandaşların sorunlarıyla eğitim sorunu, Alevilerin sorunları ile örgütlenme sorununu ayırmak mümkün değilse; Kürt Sorunu da bu ülkedeki her kesim, sınıf, ırk ve ferdin ortak sorunudur. Bu nedenle bu alanda atılacak adımların muhatabı herkestir.

 

2. ŞEFFAFLIK

Hükümet bu konudaki tavır ve söylemlerine dikkat etmeli, gerginleştirici üsluptan kaçınmalı, sükûnet ve işbirliği içinde süreci yürütmelidir. Bu süreç ne kadar saydam, katılımcı ve demokratik bir şekilde işletilirse sancı ve sorunlar da daha az hissedilecektir.

Sorunun çözüm adresi sadece iktidar partisi değildir, bu bir devlet sorunudur ve çözümün sorumlusu da DEVLETTİR. Kimse sorumluluktan kaçma hakkına sahip değildir. Gizli ve kapaklı hiçbir şey kalmamalıdır. Kimse devlet sırrı gibi kavramlar arkasına saklanmamalıdır. Kim neyi, niçin ve nasıl yapacaksa açıkça bunu deklare etmelidir. Çekincesi ve itirazı olanlar da hiç çekinmeden düşüncelerini kamuoyuna ilan edebilmelidir.

Kamuoyunda genel olarak olumlu karşılanan bu süreçte aşağıdaki hatalara düşülmemelidir;

  • Çözümün dışarıdan dayatıldığı görüntüsü verilmemelidir; “ya çözeriz, ya da çözerler” yaklaşımı ile konuşulmamalıdır.
  • İktidar ve muhalefet partileri arasında sorunu çözmeye hiçbir faydası olmayan sert tartışmalardan kaçınılmalıdır. CHP ve MHP’nin daha sürecin başlangıcında Ak Parti tarafından sert bir polemiğe itilmesi ve ne yazık ki her iki partinin de bu yanlışa yanlışla karşılık vermesi süreci zorlaştırmaktadır.
  • Milletle hiçbir organik bağı olmayan, daha dün 1 Mart tezkeresinin geçmesini savunan, küresel odaklardan destek alan kesimlerin tezleri baskın hale getirilmemelidir.
  • Net ve somut bir takvim ve eylem planı olmaksızın yüksek tansiyonlu bir siyasal tartışmanın başlatılması, kimin neye, niçin itiraz ettiğinin belli olmamasına neden olmaktadır.
  • Özellikle, bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun sesini duyuracakları platformlar oluşturmak yerine siyasi ve iktisadi elitlerin oluşturduğu dar kadrolarla çözüm sürecinin yürütülmesi yanlıştır.
  • Bu konuda itirazı olanların sürece dâhil edilmesinin yöntemleri aranmalıdır.
  • Başbakan ve hükümet üyeleri tavır ve eylemlerinde konunun hassasiyetine binaen sükûnet, istişare, açıklık ve sabırla hareket etmelidir.

 
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

Yukarıda bahsedilen sorun ve aksaklıkların giderilmesi için öncelikle;

  • Türkler ve Kürtlerin asırlardır aynı medeniyetin varisleri olduğu anlayışıyla hareket edilmelidir.
  • Milli birlik ve bütünlüğü sağlayan dini, manevi, kültürel ortak paydaların güçlendirilmesi amacıyla özel programlar devreye sokulmalıdır. Bu bağlamda din ve maneviyat eğitiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır.
  • Siyasi Rant beklentisine ya da Siyasi Risk endişesine kapılmadan milletin derdine çare bulmak esas hedef olmalıdır.
  • Devlet adına sadece ve sadece TBMM adres olmalı, sivil ve askeri bürokrasinin bu sürece katkısı TBMM üzerinden sağlanmalıdır.
  • İktidar ve muhalefet bu olaya oy kaygısı ve birbirine çelme takma amacıyla yaklaşmamalıdır.
  • Çözümün maliyetinin tek bir parti ve kişiye yüklenmemesi kadar, getirilerinin de kimsenin tekelinde olmaması lazımdır.
  • Türk milletinin terörle yaralanmış ma’şeri vicdanı ve Kürtlerin masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve her iki tarafın makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır.
  • Çözüm bir dayatma olarak değil Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşları arasında bir uzlaşma, barışma süreci olarak takdim edilmelidir.

 

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1.SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ

Yapılması gereken ilk iş, sadece Kürtler, dindarlar, Aleviler veya gayrimüslimler için değil; tüm vatandaşlar için genel kabul görmüş normları içeren bir anayasal sistem oluşturmak ve mevcut aktörlerin tahakkümcü eğilimlerinin önüne geçmektir. Mesele, milletin yaptığı ve onayladığı bir anayasa ile başlayacak hukuki ve siyasi reform sürecini gerçekleştirmektir. Bunun için de öncelikle anayasa ideolojik yapısından arındırılmalıdır.

Kürt sorunu tartışılıyorken demokratik, sivil, katılımcı ve saydam bir devlet inşasını gerektiren yeni bir anayasanın yapılması kaçınılmazdır.

Kürt meselesi genel olarak, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine ait bir sorunudur. Ülkemizde özgür tartışma ortamının oluşturulması ve Kürt sorunu dâhil yapısal/tarihsel sorunların esaslı bir şekilde çözülmesi için ayrıca;

  • Siyasi partiler yasası ve seçim kanunu dâhil olmak üzere siyaset kurumuna ilişkin tüm yasal düzenlemelerin taban demokrasisi, geniş katılım ve temsile uygun olarak tüm toplumsal kesimlerin iradesini siyasete yansıtacak şekilde düzenlenmesi,
  • Vatandaşlık tanımının etnik tanımlamalardan arındırılarak tamamen hukuki bir zemine bağlanması gerekmektedir.

Bu üç adım gerçekleştirildikten sonra siyasi ve hukuki reform sürecinin sağlıklı işlemesi ve sorunları tartışarak çözüme kavuşturma imkânı hâsıl olacaktır.

Tanzimat’tan beri her türlü sosyal ve siyasal sorunun çözümü sadece anayasa ve yasaların şeklî düzenlemelerinde aranmaktadır. Hâlbuki asıl belirleyici olan, anayasa ve yasaların gerisindeki devlet-siyaset felsefesidir. Halen Türkiye’de mevcut olan siyaset tarzı (yani devlet-siyaset felsefesinden doğan siyasal pratik şekli) ise devletin/siyasal iktidarın tahakküm ve birikim aygıtı olarak kullanılmasıdır. Siyasi iktidar üzerinden devleti ele geçirenler, kamu kudretini kendileri için bir birikim aygıtı, kendisinden olmayanlar içinse bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır.

Bu çerçevede, hedeflediğimiz siyasi ve hukuki reform sürecinde “sebeb-i hükümet nedir” sorusuna doğru cevap verilmelidir. Sebeb-i hükümet bir demir yumruk gibi güçlü yönetim altında güçlü ve zengin bir devlet oluşturmak değil, özgürlük, adalet ve refah prensipleri içerisinde güçlü bireyler üzerinde yükselen Yeniden Büyük Türkiye’yi inşa etmektir.

Anayasada açıkça görülmese bile, mevcut anayasanın dayandığı felsefi arka plan herkesi zorunlu olarak Müslüman, Türk, Sünni ve seküler olarak görmekte ya da böyle olmalarını beklemektedir. Türk, Müslüman, Sünni ve Seküler bir ulus oluşturma çabası; Kürtlerin, gayri Müslimlerin, Alevilerin ve dindar kitlelerin ötekileştirerek sistem dışına itilmelerine, kendilerini horlanmış ve dışlanmış hissetmelerine neden olmuştur.

Bu yaklaşım halkın azınlıkta kalan bir kısmını özde vatandaş, büyük çoğunluğunu ise sözde vatandaş olarak kabul etmiştir. Oysa, her vatandaşın kendisini özde vatandaş olarak göreceği bir ortam oluşturulmalıdır. Bu, anayasa ve yasaları değiştirmekten daha zor ve daha zaman alıcı olmakla birlikte sorunu kökten çözmeye matuf tek yoldur.

Anayasa herhangi bir etnik kimliğin ve ideolojinin hamisi ve taşeronu olamaz. Bu anayasa ile Kürt sorunu çözülemez. Anayasada sadece Kürt sorunu ile ilgili düzenlemeler yapmakla da bu sorun çözülemez. Türkiye, 20. yüzyılın küresel sisteminin dayattığı ve artık anakronikleşmiş ideolojik devlet formatını bir an önce aşmalı ve demokratik, adil bir siyasal sistemin inşasına başlamalıdır.

Bu bağlamda;

1. Devletin tahakküm ve birikim aracı olmaktan çıkartılması;

2. Devletin herkesin kendini orada görebileceği, inançlarını ve fikirlerinin temsil edilebileceği bir yapıya dönüştürülmesi,

3. Siyasetin kimlikler yerine değerler üzerinden yeniden üretilmesi,

4. Halktan kaynaklanmayan ve millete dayanmayan hiçbir iktidar odağının olmaması,

5. Sivil- asker devletin Her kademesinde, millet adına denetim, saydamlık ve hesapverilebilirliğin kurumsallaştırılması,

6. Hepsinden önemlisi ve öncelikli olanı, bireysel düzeydeki merhametin toplumsal yansıması olan “Adalet”in başlı başına bir amaç olarak mutlak surette tesis edilmesi zorunludur.

 

2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ

Doğu ve Güney Doğu bölgelerimiz sanki özel bir gayretle yıllardır ihmal edilmiş, ekonomik olarak geri bırakılmıştır. Özellikle son on yıldır acımasız bir şekilde uygulanan neo-liberal politikalar bu bölgenin ekonomik sorunlarını derinleştirmiş, işsizlik, yoksulluk ve çaresizliği yapısal hale getirmiştir. Özelleştirme adı altında kamuya ait fabrikaların elden çıkarılması, yanlış ve dışa bağımlı tarım politikaları ile tarım ve hayvancılığın yok edilmesi, bütçe kısıtlamaları nedeni ile yeni yatırımlardan vazgeçilmesi bölge halkını açlık ve sefalete mahkûm etmiştir.

Hem siyasal hem de ekonomik açıdan yıllarca ihmal edilmiş olan bölgeye yönelik acil bir ekonomik telafi programı uygulanmalıdır. İnsanlar aş ve iş sahibi yapılmalıdır. Bölge halkının iyi bildiği ve bölge şartlarının fevkalade müsait olduğu tarım ve hayvancılık alanında özel destekler sağlanmalıdır. Bu bağlamda organik tarım ve hayvancılık teşvik edilmelidir. Ayrıca, bölgede istihdamı artırmak için örneğin KİT benzeri sistemlerin devreye sokulması, hazine arazilerinin topraksız köylüye verilmesi gibi önlemler de tartışılabilmelidir. Ayrıca sorunu çözerken yeni sorunlara kaynaklık edilmemeli, örneğin koruculuk sistemi kaldırılırken bu insanlara hayatlarını insanca idame ettirebilecekleri iş sağlanmalıdır.

Adil ve doğal bir ekonomik sistemin işletilmesiyle bölgenin sorunları azalacaktır. Bölgeye dönük hükümet politikaları, kamu kaynakları ile bir sermaye sınıfı oluşturmak yerine eğitim, sağlık ve alt yapı gibi temel kamusal hizmetlerin kalite ve düzeyinin
artırılmasını sağlamak olmalıdır. Yani devlet, ekonomik kalkınma adı altında bölgede birikim aygıtına dönüşmemelidir.

Eşit yurttaşlık aynı zamanda fırsatlarda da eşitlik gerektirir. Türkiye’de birçok eşitsizlik var ama en temel eşitsizlik gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Ne yazık ki, ülkemizde gelir dağılımındaki eşitsizlik son yıllarda ekonomimizin en önemli yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte, Doğu ve G.Doğu Anadolu bölgelerimizin milli gelirden aldığı pay da hızla azalmaktadır. Demokrasi ve hukuk devleti sosyal devletle tamamlanmadan bu ülke insanına rahat yoktur. Türkiye’de yaşayan herkesin refahtan yararlanabilmesini sağlamak devletin en temel görevlerinden biridir. Yurttaş için ise, bu en temel haktır. Bunu bütün yurttaşları için sağlamayan bir devlet hiçbir sorununu çözemez.

Bölgedeki kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için istihdamı teşvik edici bir Kamu Personel Rejimi ihdas edilmeli ve bölge sürgün bölgesi olmaktan çıkarılmalıdır.

 

3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ

Kamu vicdanında adaletin tezahür edeceğine dair inancın yerleşmesi, kin ve nefretin karşılıklı olarak ortadan kalkmasına örnek teşkil etmesi bağlamında öncelikle aşağıda sayılan adımların atılması gereklidir.

  • Başbakan, terör sonucu evlatlarını kaybeden şehit ailelerinden, derin devletin yaptığı cinayetlerden, faili meçhullerden ve işkencelerden zarar gören tüm vatandaşlarımızdan özür dilemelidir.
  • Eylem planı, Bakanlar Kurulu ve MGK’nun Diyarbakır’da yapacağı bir toplantıda açıklanmalıdır.
  • Anadil bir haktır ve her türlü tartışmanın dışına çıkartılmalıdır.
  • Kamu personelinin bölge vatandaşlarına yönelik davranış farkı önlenmelidir.
  • Sayıları bini aşan 18 yaş altındaki çocuk TCK ve TMK çerçevesinde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla, 10 yılı aşkın hapis cezası talebi ile yargılanmaktadır. Okullarda olması gereken çocuklar cezaevlerindedir. Bu davranış sadece terör örgütüne eleman yetiştirmeye yarar. Bu çocuklar bir an önce anne babalarına, evlerine ve okullarına kavuşmaları için ilgili kanun maddeleri derhal değiştirilmelidir.
  • Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerle ilgili bir TBMM Araştırma ve Soruşturma Komisyonu kurulmalıdır.
  • Köylülere dışkı yedirerek Türkiye’yi AİHM’de tazminata mahkûm eden ve bu cezayı da Hazine maliyesinden ödettirip halka yükleyen kişi veya kişiler hakkında yargı süreci başlatılmalıdır.
  • Ergenekon’un Fırat’ın doğusundaki eylemleri de yürütülmekte olan adli soruşturmaya dâhil edilmelidir. Bu konuda, Başbakanlık Teftiş Kurulu görevlendirilerek derinlikli bir araştırma-soruşturma süreci başlatılmalıdır.
  • Başta ilköğretimde her sabah okunan “Andımız” olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında etnik ayrımcılık çağrıştıran ifadeler elimine edilmelidir.

 

4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ

Daha önce de ifade edildiği üzere, Terörün Sona Erdirilmesi dışındaki tüm demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesi sürecinin tek muhatabı vardır; o da millettir.
Terör sorunu, çoğu zaman da diğer sorunları çözmemenin bahanesi yapılmıştır. Terör, asgari insanî ve demokratik talepleri geri çevirmenin gerekçesi, muhalefeti sindirmenin aracı haline gelmiştir. Türkiye’de yirmibeş yıldır terör sürerken, ülkede sömürü alabildiğine devam etmiş, insanlar yoksullaşmış, kamu varlıkları yağmalanmıştır. Türkiye’de 1980’lerde başlayan neoliberal yağma düzeninin bu denli kolay yerleşmesinde devam eden şiddet sarmalının çok önemli katkısı olmuştur.

Herkesin canını yakan, binlerce kurban verilmesine sebep olan bir “terör” olgusu vardır. Artık, milletimiz bu kirli oyunun sona erdirilmesini istemektedir. Kanın kanla yıkanmayacağı gerçeğinden hareketle beyaz bir sayfa açmak her zamankinden önemli hale gelmiştir.
Bu süreçte dağdakiler, “planlayanlar” ve “kullanılanlar” olarak ikiye ayrılarak ele alınmalıdır. Yönetici kadrosunda olmayan, kullanılan tüm örgüt elemanları “Bağışlama” kapsamına alınarak, normal hayata dönmeleri için yeni bir fırsat verilmelidir. Bağışlama kapsamına alınan örgüt üyeleri belirli bir süre psikolojik rehabilitasyona ve siyasi yasağa tabi tutulmalıdır. Kamuoyu vicdanını rencide edici durumlardan sakınmak gerekir.

Bağışlama sürecinin konuşulabilmesi için öncelikle terör örgütü koşulsuz olarak silah bıraktığını ilan etmelidir.
Öcalan’ın sürece dahli kamuoyunu tahrik edecektir. Öcalan ile görüşme ya da pazarlıktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu mesele, milletin, Türk ve Kürtlerin sorunudur, Öcalan’ın veya terör örgütünün değil.

Çözüm sürecinde, her türlü güvenlik önlemleri en üst seviyede alınarak, her türlü provokasyonun önüne geçmek için rutin operasyonlar durdurulmalıdır.
Bu süreçte, terör örgütünün veya onunla ilintili güç odaklarının yapacağı tüm provokasyonlara karşı sağduyulu davranılmalıdır. Çünkü, bu süreçte en fazla ihtiyaç duyulan şey adalet ve merhamet esaslı KERİM DEVLET anlayışının tebarüz etmesidir.

Yine bu bağlamda gerekli tüm güvenlik önlemleri alınarak, sınır kapıları bölge halklarının vizesiz geçişine açılmalıdır. Terör örgütü bütün önlemlere rağmen en ağır silahlarla ülkeye girip çıkarken, akraba, kardeş, dindaş bölge halklarının sınır duvarlarına takılması, tel örgü ve mayınlarla birbirinden ayrılması kabul edilemez bir çelişkidir.

 

5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

1990’lı yıllarda güvenlik gerekçesiyle zorunlu göçe tabii tutulan, köyleri ve mezraları yakılan ve halen büyük şehirlerin varoşlarında sefalete mahkûm edilen vatandaşlarımızdan isteyenlerin bir an önce topraklarına geri dönmeleri için gerekli yasal, iktisadi ve güvenlik tedbirleri uygulamaya konulmalıdır.

Örneğin, dünyanın en büyük sivil açık cezaevi görünümüne dönüşen Diyarbakır’ın Suriçi bugün kaldırabileceğinin en az beş katı büyüklüğünde bir nüfusa sahiptir. Örgüt baskısı, devlet baskısı ve korucu korkusu binlerce köyün boşaltılmasına yol açmıştır. Mecburi iskân artık yerini memleketinde, toprağında iskâna bırakmalıdır.


NUMAN KURTULMUŞ KÜRT AÇILIMIYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİ AYRICA SKYTÜRK’TEN ENVER AYSEVER’E AKTARDI
 

Barış Ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Projesi

Basın Toplantısı

Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ
Saadet Partisi Genel Başkanı

20 Ağustos 2009 – Diyarbakır

saadet.org.tr

12 Ağu 2009

İnsanımıza sahip çıkılsın!

ayşenur tekdal

Saadet Partisi Kadın Kollarının Değerli GİK Üyeleri, Bölge Başkanları, İl Sorumluları, İl Başkanları, İl Müfettişleri Değerli Teşkilat Mensupları ve Seçkin Konuklarımız.

Bu ayki il başkanları toplantımızı gelişmiş illerimizden biri olan güzel Kayseri ilimizde yapıyoruz. Katılanlara hoş geldiniz diyor,  seçkin heyetinizi saygı ile selamlıyorum.

 Kadın Kollarımızın değerli mensupları,

Temmuz ayındayız. Yakın tarihimizde Temmuz ayında önemli siyasi olayların cereyan ettiğini hatırlayalım. Bunlar arasında büyük önemi olan Kıbrıs Barış harekâtı 20 Temmuz 1974’te Erbakan hocamızın gayret ve dirayeti ile Türk Silahlı Kuvvetlerimizin üstün başarısı sonucunda gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi Kıbrıs, Ortadoğu barışı, İslam âlemi ve Türkiye’nin korunması için büyük öneme sahiptir. Bu öneminden dolayı bu zafer asla unutulmamalı ve her yıl dönümü büyük bir coşku ile kutlanmalı, şehit verilerek kazanılan hakların siyasi oyunlara alet edilerek zayi olunmasına asla göz yumulmamalıdır. Bu harekâtın 35.yıldönümünde,  şehitlerimizi ve gazilerimizi şükranla anıyor, emeği geçen herkese saygılarımızı sunuyoruz.

 Ayrıca 20 Temmuz 2001 de kurulan Saadet Partimizin 8. kuruluş yıldönümünü de hayırlara vesile olması dileği ile kutluyor, kurucularına ve tüm görevlilerine esenlikler diliyorum.

 Bu arada Meslek ve İmam Hatip Liselerinin 11 yıldan beri devam eden haksızlığını sona erdiren katsayı adaletsizliğini ortadan kaldıran YÖK Genel Kurulunun aldığı karadan dolayı, karar sahiplerini ve emeği geçenleri kutluyor, ülkemiz için hayırlı bir başlangıç olmasını diliyorum. YÖK Başkanı Sayın Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın şahsında genel kurulun değerli üyelerine Saadet Partisi Kadın Kolları olarak teşekkürlerimizi sunuyorum.

 Yine bu arada demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti anlayışına hiç yakışmayan ve insan haklarını ihlale edici BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ kaldırılması zaruretine de işaret etmeden geçemiyorum. Bu keyfi uygulama, düzeltilmesi hiçbir yasal düzenlemeye ihtiyaç dahi bulunmayan ve hukuka da aykırı bir iki karara dayandırılan fiili bir yasaktır. İnsan haklarına aykırı bu fiili yasağın, kamusal kurum yöneticileri ile basının elbirliği sonucu oluşabilecek kamuoyunun desteği çerçevesinde Anayasa Mahkemesinin yeni bir içtihadı ile kaldırılması mümkündür. Türkiye’mize yakışan ve incinen adalet duygusunu da onaracak bu tutumu desteklemeye adaletten ve insan haklarından yana olan herkesi davet ediyor, mağdur edilen milyonlarca insanımızın acılarının son bulmasını diliyorum.

Bu girişten sonra günümüz Türkiye’sinin temel problemleri ve bunların çözüm yolları üzerine bir tahlili bilgilerinize sunacağım.

Ancak tahlile girmeden önce ülkenin ve dünyanın gündemine oturan “Nabucco Doğal Gaz Boru Hattı Projesi.” Hakkında bir özet bilgi sunmak istiyorum.

 NABUCCO NEDİR?

Francisco Verdi tarafından yazılmış dört perdelik Nabucco operasında, Babil Kralı II. Nabuccodonosor`un Kudüs’ü kuşatması anlatılır. İşte Verdi’nin bu ünlü operası, günümüzde sanatla hiç alâkası olmayan, ancak insan ihtiyaçları arasında büyük öneme sahip olan doğalgaz ile ilgili bir projeye isim babası olmuştur. Projenin adı; “Nabucco Doğal Gaz Boru Hattı Projesi.”

2002 yılında ilk defa gündeme gelen Nabucco Projesi, Başbakan Sayın Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği Brüksel ziyaretinde yeniden gündeme geldi.

 

Bu ziyarette Sayın Başbakan, Türkiye-AB katılım müzakerelerinde Kıbrıs Rum Kesimi’nin engellemeleriyle enerji konusunun bir türlü müzakereye açılamamasına tepki göstermek amacıyla,  Nabucco Projesi’ni tekrar gözden geçirmemiz gerekebileceğini ifade etmiştir.

 AB yetkilileri de Sayın Başbakanımızın bu tehdit içeren tepkisinden endişelenmişler. Zira son yıllarda kışın en soğuk dönemleri yaşanırken Avrupa`nın doğalgaz ihtiyacının karşılayıcısı konumundaki Rusya`nın vanaları kapatması, zengin Avrupa ülkelerini adeta `sudan çıkmış balık` durumuna düşürmüştü. Müzakereler, arabulma çabaları derken aradan geçen sürede doğalgazsız kalan AB de, yapılması planlanan Nabucco Projesi`ne bu yüzden bir can simidi gözüyle bakıyor.

Nabucco Projesi ile 2012 de faaliyete geçmesi hedeflenen boru hattı ile yılda 31 milyar metreküp doğalgazın taşınması hedeflenmektedir.

 Nabucco Projesi ile Avrupa ülkelerinin doğalgaz arz güvenliği hedeflenirken, kendisini bir anlamda devre dışı bırakılacakmış gibi hisseden Rusya da rekabetçi bir doğalgaz piyasası oluşmasını sağlayacak projeye karşı çıkıyor ve doğalgaz silahını kullanıyor.

Nabucco Projesi doğalgazı, İran ve Irak coğrafyasından alarak, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıma projesidir. 3 bin 300 kilometrelik hattın 2 bin kilometresi Türkiye’den geçecek. Bu anlamda Türkiye’nin rolü çok büyüktür.

BOTAŞ’ın akıllıca girişimi ile ortaya çıkan bu projede BOTAŞ üzerine yıkılacak olan maliyet detayları incelendiğinde ortaya çok şaşırtıcı sonuçlar çıkmaktadır.

 Avrupa ülkelerinin, 6 milyar dolarlık bu projenin karar mekanizmalarında Türkiye’nin yer almayacağı şeklindeki tavrı çok şaşırtıcıdır. Türkiye toprakları ve şirketleri kullanılmak istenirken Türkiye devre dışı bırakılmak isteniyor. İfade edildiği gibi bu boru hattının büyük bir bölümü (2000 kilometresi) Türkiye topraklarından geçecektir. Bu sebeple proje kapsamında en büyük yatırımı BOTAŞ üstlenmiş olacaktır. Bu anlamda da BOTAŞ’ın, yüzde 30 öz kaynak, yüzde 70 kredi kullanması planlanmaktadır. Ancak 6 ortaktan oluşan Nabucco Projesinde her ülke tüm haklarını, Avusturya merkezinde kurulu Nabucco Gas Pipeline International şirketine kayıtsız şartsız devretmeyi kabul etmiş durumdadır. Kabul edilen bu duruma göre Türkiye bu anlaşmadan nasıl bir kazanç sağlayacaktır? Sorulması gereken asıl soru budur.

Avrupa ülkeleri tarafından imzalanması ısrarla istenen yetki devri anlaşmasında Türkiye’nin atacağı adım büyük önem kazanmaktadır. Zira binlerce kilometrelik toprağımız denetim altına alınmış olacaktır. Bu nedenledir ki, bir nevi kapitülasyona zorlanan Türkiye’nin buradan hak ettiği kazanımları elde etmesini bilmesi ve burada da dik duruşunu sergilemesi gerekmektedir.

 Bu kısa bilgiyi sunduktan sonra şimdi, Türkiye’nin temel problemleri ve bunların çözüm yolları ile ilgili tahlile geçiyorum.    

Türkiye’de izlenen kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik kalkınma politikaları, çözüm üretmek yerine, daha büyük problemleri beraberinde getirmiştir.

 Türkiye’de çözüm bekleyen bu problemleri şöylece sıralayıp izlenen politikalardaki yanlışlığa dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

 1) Eğitim politikalarında hedef gözetilmemesi, milli ve manevi değerlerle donanımlı kaliteli ve üretken insanların yeterince yetiştirilmemesi ve gençliğin gerektiği şekilde yönlendirilememesi,  

2) Terörün önlenememesi,

3) Dışa bağımlılıktan kurtulunamaması,

4) İşsizliğin ortadan kaldırılamaması ve giderek yaygınlaşması,       

5) Pahalılık ve geçim sıkıntısının önüne geçilememesi,

6) Aşırı borçlanmaya girilmesi ve israftan kaçınılmaması,

7) Yüksek faiz ve cari açıklar sürdürülmesi, 

8) Ahlâki çöküntünün önlenmemesi,

9) Kalkınma için gerekli ve yeterli yatırım yapılmaması,

Gibi sebeplerden dolayı ülkemizde problemler çözülemeyince, toplumsal huzur ve refah sağlanamamakta, insanlarımız mağdur olmaktadır.

 Problemlere çözüm üretmek ve vatandaşları refaha kavuşturmak siyasi iktidarların görevidir.

 Ne yazık ki 7 yıldan beri TBMM deki çoğunluğuna rağmen AKP iktidarı sorunlara çözüm üretememiş ve kendisine verilen desteğe rağmen beklentileri karşılayamamış yani ülkeyi iyi yönetememiştir.  Çünkü hala ülkemizde;   

 1) Eğitimde ilkesizlik hüküm sürmektedir. Türkiye’de uygulanan eğitim politikası eksikliklerle doludur.

Çözüm olarak eğitimde tarihi, coğrafi, kültürel, sosyal, siyasal, dini ve teknik bilgiler okullarda geniş bir biçimde ve gaye gözetilerek verilmelidir. Eğitimde gençlerin iyi yetiştirilmesi için millî ve manevi bir eğitim politikası uygulanmalıdır. Gençlerimiz, gelecekte görev alacakları alanlarda problemleri çözecek, ülkemizin kalkınması konusunda gayesini gözeten, şuurlu ve dinamik bir yapıda yetiştirilmelidirler.

2) Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri olan terör hala Türkiye’de insanların can güvenliğini tehdit etmektedir.

Türkiye’de terör eylemlerine destek veren dış güçlerin varlığı bilinerek, ülkemize karşı bir tehdit unsuru olarak da kullanılan terörün ortadan kaldırılması için çok yönlü sosyoekonomik tedbirler alınmalıdır.

3) Dışa Bağımlılık devam etmektedir.

Dışa bağımlı olan ülkeler de tam bağımsızlıktan söz edilemez. Bugün Türkiye, dış politikada ABD ve AB’nin tesiri altında kalırken, ekonomi politikasında da IMF’nin programına göre uygulamalar yapmaktadır. Bu durum ülkemizin kalkınmasını engellemektedir. Çünkü yabancı devletler ve yabancı kurumlar, başka bir ülkede ancak kendi çıkarları doğrultusunda politikalar izlerler. Yabancılara bağlı olarak uygulanan politikalar, o ülkede sosyal, siyasal, ekonomik meseleleri daha da büyütür. Bugün Türkiye, yabancıların etkisi altında ve dışa bağımlı bir ülke durumuna sokulmuştur.

Ülkemizi, dışa bağımlı politikalardan kurtarmak için kendi gücümüzle kalkınma yolunda kararlı adımlar atmak zorundayız.

Ülkemizde milli kültürümüzle yetişmiş insanlarla, sahip olduğumuz milli ve manevi değerler çerçevesinde kalkınmamız sağlanabilir. Yabancıların dayattığı fikir ve düşünceler millî kalkınmada hiçbir zaman çözüm olamaz. Bu nedenle Türkiye’de kendi öz kültürümüz çerçevesinde izlenecek politikalarla meselelere çözümler aranmalıdır.

4 ) İşsizlik ülkemizin en büyük problemi haline gelmiş ve toplumsal patlamaya yönelmiştir.

Türkiye’de insanlar sahipsiz durumdadır. İşsiz insanlar, dul ve yetimler, işini kaybeden esnaf ve sanayici kendi haline terk edilmiş, çaresizlik içindedir. İflas eden işadamlarının hiçbir mal varlığı kalmadığı halde, vergi ve SSK borçlarından dolayı haciz işlemleri uygulanmakta zaten acı çeken bu insanlara daha çok acı çektirilmektedir.

Devlet vatandaşını gelir durumunu dikkate alarak, geçinme sıkıntısı içine düşen insanlara sahip çıkılmalıdır. Ülkemizde her insanın mutlaka bir geliri olmalıdır. Var olan Sosyal Yardım Fonu’ndan işi olmayan insanlara da mutlaka makul bir ödeme yapılmalıdır. Toplumda aç ve açıkta insan kalmamalıdır.

5) Türkiye’de pahalılık ve geçim sıkıntısı, her geçen gün artmaktadır. Ardı ardına gelen zamlar hayatı çekilmez hale getirmektedir. İnsanların tükettiği malların fiyatları artarken gelirlerinde istenen artışların olmaması bunalıma sebep olmaktadır.

 Çözüm olarak pahalılığın ortadan kaldırılması için tarımda ve sanayide üretimin artırılması, para değerinin korunarak, fiyat artışlarının önüne geçilmesi gerekirken mesela ülkemizin en önemli ihraç ürünlerinden biri olan fındık için, 2006 yılında Fiskobirlik yönetimi ile kavgaya giren, ona destek vermeyen AKP yönetimi, fındık alımı için TMO’yu görevlendirdi.

İlk defa fındık alımına giren TMO bu iş için idari bina, depo, arazi, malzeme, demirbaş ve diğer araç ve gereçleri kiraladı. Şimdi de fındık işi TMO’dan alındı. TMO’nin yaptığı bu harcamalara yazık olmadı mı? Hükümetin açıkladığı politika Hasan’ı üzerken Hans’ı sevindirmiştir. Çünkü Hükümet açıkladığı fındık politikası ile üreticiyi Hamburg’daki fındık kartellerinin insafsız pençesine teslim etmiştir. Toprak Mahsulleri Ofisi’ de fındık almayarak piyasadan çekilmiş, milyonlarca fındık üreticisi Hasanlar Hamburg’daki Hansların insafına teslim edilmiştir. Yani bu politika ile üreten Hasan zarar edecek, Hamburg’daki Hans kazanacaktır.

Kötü yönetilen Türkiye, olumsuzluklarda dünya sıralamasında birinci sırada yer alıyor. Ülkeyi yedi yıldır yöneten iktidar partisi tek başına iktidar olmanın avantajlarını kullanamayarak ülkeyi tehlikeye sürüklemektedir.

Ve ne yazık ki kötüye gidiş devam etmektedir. Türkiye, üretimde en düşük dört ülkeden biri durumuna düşürülmüştür.

İşsizlik bakımından da ilk dört ülke içindeyiz. Bunlar resmi rakamlar.

 Bu durumun düzelmesi için Türkiye’nin Saadet Partisinin Milli Görüşçü kadrolarına ihtiyacı var.

 6) Türkiye aşırı miktarda borçlanmış ve israf içine düşmüştür. Türkiye’nin gerek iç borçları, gerekse dış borçları sürekli artmış, bu durum ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir. Hükümetin yatırım yaparak ve ihracatı artırarak gelir elde edip, kaynaklar bulmak yerine IMF politikaları doğrultusunda borç alma yolunu seçmesi, kalkınma çabalarını baltalamaktadır.

Çözüm olarak aşırı borçlanılıp, ülke ekonomisini sürekli faiz ödeyen bir konumda bırakan politikalara son verilmelidir. Borçlanma politikasına son veren bir anlayışla, millî kaynaklarımız harekete geçirilmelidir. Borçlanmadan dolayı, toplanan vergilerin faiz olarak ödenmesi yerine yatırım olarak ekonomiye kanalize edilmesi gerekir.

Gereksiz harcamalar israftır. Plânsız yatırımların kısa sürede kullanılamaz hale gelmesi büyük bir israftır. Kaynak kaybıdır.

7) Yüksek faiz ve cari açıklar, ülke kaynaklarını emen kara delikler gibi ekonomiyi tahrip eder. Mevcut kaynaklar ekonominin şartlarına uygun şekilde kullanılmalıdır.

8) Ahlâki Çöküntü ciddiye alınmamakta, AB ne uyum anlaşması çerçevesinde çok yanlış uygulamalar yapılmaktadır. Toplumumuzda günden güne çöken bir ahlâki yapı ile karşı karşıya bulunmaktayız. İnsanların ekonomik durumları zayıflayıp, fakirleştikçe ve ahlâki yönden manevi bilgilerden de uzak bırakılınca, ahlâki yapı her yönüyle çökmektedir.

Bu ahlâki çöküntünün sonucu olarak, yalan, aldatma, yolsuzluk, çalışmadan kazanma, hırsızlık, gibi pek çok problem toplumumuzu bir kanser gibi sarmıştır.

Bu vahim durumdan kurtulmak için insanlarımıza sahip çıkılmalı ve yaşanan problemlere hem ekonomik hem de manevi yönden yaklaşarak çözümler aranmalıdır.

9) Türkiye’de uygulanmakta olan yanlış politikalar kalkınmamızı sağlayamadığı gibi ülkemizi çözümü zor problemlerle karşı karşıya gelinmiştir.

 Bu menfi tabloyu müspete dönüştürebilmek için, Türkiye’yi kısır siyasi çekişmelerden kurtaracak, ülkenin kalkınması için gerekli projeler üzerinde ağırlıkla duracak ve uygun şartları hazırlayıp yeterli kaynağı sağlayacak şuurlu bir birlikteliğe büyük ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca cevap verebilecek kadro Saadet Partisinde mevcuttur.

Bunun içindir ki Türkiye ancak Milli Görüş zihniyeti ile “Yeniden Büyük Türkiye”yi inşa edip  “Yaşanabilir Bir Türkiye”yi kurarak, ülkemizin refah düzeyini artırabilir diyoruz. Güçlenen bir Türkiye’nin öncülüğünde “Yeni Bir Dünya” kurularak tüm insanlığın huzur ve saadetine hizmet edilmiş olur.

 Bu duygu ve düşüncelerle seçkin topluluğunuzu tekrar selamlayıp esenlikler diliyorum.

 Zafer inananlarındır ve zafer yakındır. 

Ayşenur TEKDAL
Saadet Partisi Kadın Kolları Genel Başkanı