İşte Numan Kurtulmuş’un önerileri

29 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Manşet, Teşkilat Haberleri

numan kurtulmus
 
 
Çözüme giden yolda hükümetin; iyi niyet, feraset ve kararlılıktan ödün vermemesi gerektiğine dikkat çeken Kurtulmuş, özellikle medyanın iki toplum arasında bir sorun varmış gibi yayın yapmasını eleştirdi.
 
 
SP İstanbul İl Başkanlığı’nın düzenlediği “Barış ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Konferansı”na katılan Numan Kurtulmuş, demokratik açılıma ilişkin görüşlerini dile getirdi. Kurtulmuş, demokratik bir Türkiye için, HSYK, TSK, Meclis gibi kurumların başta olmak üzere bütün kurumların kendi sınırlarını bilmesini ve sınırlarının dışına aşmaması gerektiğinin altını çizdi.
 
Çözüme giden yolda hükümetin; iyi niyet, feraset ve kararlılıktan ödün vermemesi gerektiğine dikkat çeken Kurtulmuş, özellikle medyanın iki toplum arasında bir sorun varmış gibi olan yayınını eleştirdi.

Kürt ve Türk halkının arasında bir sorun varmış gibi gösterilmeye çalışıldığını ifade eden Kurtulmuş, Türkiye’nin daha önce Suriye ile iki düşman ülke olduğunu, lakin akılcı politikalarla çok iyi ilişkiler oluşturulduğunu belirtti. “Hiçbir topluluk başkasının acısı üzerinden yeni bir gelecek temin edemez.” diyen Kurtulmuş, ayrılığa hiçbir zaman fırsat verilemeyeceğine de vurgu yaptı. Çözüme giden yolda milletin muhatap alınması gerektiğini belirten kurtulmuş, “Hiçbir etnik veya dini gurup muhatap alınmamalı muhatap toplumun milletin kendisi olmalıdır.” dedi.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un açıklamalarının muhalefetteki etkisine de değinen Kurtulmuş, “Muhalefet partilerinin TSK’nin açıklamalarını baz alması şaşırtıcı bir durum. TSK elbette fikrini belirtecek, lakin TSK bu süreci yönlendirecek kurum değildir, süreci Meclis yönlendirecektir. Bu tavır muhalefetin Meclis’e gereksiz bir kurum gibi baktığı anlamına geliyor.” dedi.

Asıl sorunun, kurumların sınırları dışında hareket etmek olduğunu belirten Kurtulmuş: “Türkiye’nin çok güçlü bir orduya ihtiyacı var, siyaset yapan politika yapan bir orduya değil. Asıl sorun da buradadır. Herkes görevinin bilincinde olmalı; Meclis, TSK, HSYK, herkes görevinin sınırlarını bilmeli ona göre hareket etmeli.” diyerek herkesin kendi işini yaparak sürece katkı sağlayabileceğini belirtti.

“Demokratik bir çözüm için bir bağışlanma süreci başlatılmalı” diyerek affa yeşil ışık yakan Kurtulmuş, af sürecinin başlaması için terör örgütünün koşulsuz olarak silah bırakması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Haber5.com

İzin isteme ahlak ve adabı

25 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Kadınca, Manşet

Ergenlik döneminden önce çocuk, ana babanın evlilik hayatındaki üç uygunsuz vakitte kapıyı çalarak izin ister. Bu vakitler, ana babanın (gecelik veya pijama gibi) özel kıyafetiyle bulunduğu uyku vakitleri; şafak öncesi, öğle vakti ve yatsı sonrasıdır.
 

Ergenlik öncesi izin adabı

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçileriniz) ve sizden henüz buluğa ermemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında ne sizin için, ne de onlar için bir günah yoktur. Yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah ayetleri size işte böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Nur, 24/58]

Ergenlik döneminde izin adabı

“Nihayet çocuk ergenliğe erişip mükellefiyet çağına girince, artık her zaman evde ve evin dışında kapalı bulduğu kapıyı çalarak izin istemekle emrolunur.” Şu ayet bu noktaya işaret eder: “Çocuklarınız ergenliğe erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Nur, 24/59]

Efendimiz nasıl izin isterdi?

Resûlullah (sav) nasıl izin isterdi? Kapıyı çalan insanın aldığı vaziyet nasıl olmalıdır? Kapıya yüzünü mü, sırtını mı yoksa sağ veya sol yanını mı çevirmelidir? Bu soruya cevap vermek için şu hadisi zikredebiliriz.

Abdullah bin Büsr’un rivayetine göre Resûlullah (sav) izin istemek üzere kapıya geldiği zaman, yüzünü kapıya çevirmezdi. Sağ veya sol yanını çevirirdi. Kendisine izin verilirse girer, aksi halde geri dönerdi. [Ahmed bin Hanbel]

Örnek peygamber çocuklardan izin istiyor:

Şüphesiz hak haktır; büyük küçük ayrımı yapmaz. Vasıf, statü ve unvanları ne olursa olsun, sünnete uymak herkesin görevidir. İşte ümmetin komutanı ve öğretmeni Peygamber (sav)… Büyüklerin ve küçüklerin içinde, çocuğun hakkım bahis mevzu ederek onları irşat etmektedir.

Sehl bin Sâd (ra) anlatıyor: “Resulullah’a bir içecek getirilmişti, O da ondan içti. Sağında bir çocuk, solunda da yaşlılar bulunuyordu. Resulullah (sav) çocuğa: ‘Bunlara vermeme bana müsaade eder misin?’ dedi. Çocuk: ‘Hayır, vallahi ya Resulullah! Senden gelen nasibime hiçbir kimseyi tercih edemem!’ dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav) suyu ona verdi. [Buhâri, Müslim]

Komşuluk adabı

İslam şeriatında komşunun büyük hukuku vardır. Bu hukuk, İslam toplumunun bağlarını güçlendirmek için ortaya konulmuştur. Şüphesiz çocuğun, komşu çocuklarına karşı tatbik etmesi gereken adap ölçüleri bulunmaktadır.

Peygamber (sav), çocuklarını bunlara alıştırmaları için babalara tavsiyede bulunmuş, komşunun acı ve sıkıntılarına ilgi gösterilmesini ve herhangi bir şekilde ona eziyet edilmemesini öğütlemiştir. Söz konusu adap ölçülerinin başında çocuğun, yemek üzere eline bir yiyecek veya bir meyve alarak sokağa çıkmaması gelir.

Çünkü böyle yapmakla o, onu satın alamayabilecek veya maddi sıkıntı yüzünden o an için satın alma gücü olmayan komşunun çocuğunu öfkelendirmiş olmaktadır. Böylece çocuk, sokakta değil evde yemeyi alışkanlık haline getirir. Ayrıca bu davranış, çocuğun genel adap ve görgü kurallarına sarılmasına da katkıda bulunur.

Çocuğa hediye ver!

Amr bin Şuayb, Resûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Eğer bir meyve satın alırsan, (sokakta gördüğün) çocuğa (ondan) hediye olarak ver. Şayet bunu yapmazsan gizlice onu eve götür. Çocuğun onu eline alarak komşu çocuğunu öfkelendirmek için dışarı çıkmasın!” [Taberâni]

Müslümanların sarılarak uygulamaları halinde şu İslam adabı gerçekten ne kadar büyüktür! Allah bizi ve sizleri onu uygulamaya muvaffak kılsın!

Kardeşlik adabı

Resûlullah (sav) küçük olsun büyük olsun hiçbir kardeşin herhangi bir silahı göstererek kendi kardeşini korkutmasına ve kalbine korku salmasına müsaade etmemiştir.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kardeşine bir demir parçasını gösteren kimseye, onu bırakıncaya kadar melekler lanet eder. İsterse ana baba bir kardeş olsun.” [Müslim, Tirmizî]

‘En büyük kardeş baba hükmündedir!’

Peygamber (sav) büyük biraderin İslam’da özel bir yerinin olduğunu da ifade etmiştir. Şüphesiz bu onun, aile yükünü, küçüklerin bakımı ve eğitim sorumluluğunu üstlenmesinden kaynaklanmaktadır.

Sahabeden Küleyb el-Cüheni (ra), Resulullah’ın (sav): “En büyük kardeş, baba hükmündedir” buyurduğunu rivayet etmiştir. [Taberânı'nin rivayet ettiği bu hadisin senedinde bulunan el-Vâkıdî zayıf bir ravidir]

Buna göre ebeveyn, büyük oğlunun gönlüne küçüklere sevgi ve şefkati, küçüklerin gönüllerine de büyüğe saygıyı yerleştirirse, o zaman aile nizamı dengeli bir şekilde yürür. Herhangi bir uyarı ve hatırlatmada bulunmadan herkes diğerine karşı yapacağı vazifeyi bilir.
 
MİLLİ GAZETE

Barış Ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Projesi

22 Ağustos 2009 Yazan Saadet Kadın  
Kategori Manşet, Teşkilat Haberleri, Türkiye

diyarbakır

Projemizi .pdf olarak indirmek için tıklayın…

BARIŞ VE KARDEŞLİK İÇİN
GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİK PROJESİ

 

 
I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK
2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK
3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

 

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER

1. DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR
2. ŞEFFAFLIK
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

 

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1. SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ
2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ
3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ
4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ
5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

 
GİRİŞ

numan kurtulmus diyarbakirÖncelikle, “Türkün ve Kürdün, tüm insanların Rabbi, Doğu’nun ve Batı’nın hâkimi olan yüce Allah’ın kulları” ve “kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar” olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız.

Türkiye, 25 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin her türlü zorlamasına rağmen, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiştir. Dolayısıyla, birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkı barış masasına oturtuyormuş üslubu ile konuya yaklaşamayız. Esas amacımız yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi’nin, Kılıçaslan’ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırmak olmalıdır. Yıllardır devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımızı kaybettik, yüz milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu. Bu nedenle, hangi gerekçeyle olursa olsun ve kim tarafından ortaya atılırsa atılsın; kamuoyunda son zamanlarda oluşan barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik havayı olumlu bulmaktayız.

Barış ve esenliğin teminine ilişkin her adımı, her türlü girişimi ve dile getirilen her olumlu sözü destekleriz.

Türkiye’de herkesimle rahatça konuşabilen ve diyalog kurabilen bir siyasi geleneğin temsilcisi olarak bu sorunun çözümünde de üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi beyan ediyoruz. Ancak bu konunun genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla çözülebileceği kanaatindeyiz. Bu çerçevede yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye’nin akil insanlarının boynunun borcudur. Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet ediyoruz. Hiç kimse ortamı germesin ve konuyu sulandırmasın! Herkes, gerçekten sorunu çözmek için samimi gayret göstersin! Öte yandan, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görülmesin!

 

 

I. SORUNUN ÇÖZÜMÜNE İLİŞKİN TEMEL YAKLAŞIMLARIMIZ

 

1. DAHA FAZLA KARDEŞLİK

Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır, hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat Kardeşlik Bağı tek başına kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir. Barış, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet projesiyle mümkündür.

Hepimiz aynı medeniyetin varisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız. İmparatorluk mirasına sahibiz ve bu mirası hep beraber taşıyoruz. Irkçılığın her türüne karşıyız. Çünkü bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır.

Ne yazık ki, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürt Sorunu’nu kendi içinde, eşit kardeşliğe dayalı bir şekilde çözemedikleri için, darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları bölge dışındaki merkezlerden imdat bekler hale gelmiştir.

Bugün temel sorunların çözümü için ABD’nin güvencesine, AB’nin değerlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Halbuki, ABD ‘uluslararası camia’ kamuflajı altında bölgeye gelmiş, 1,5 milyon Iraklının katledilmesine vesile olan işgali gerçekleştirmiştir. Bu tablodan Kürtlere özgürlük, bölgeye demokrasi geleceğine inanmak büyük bir saflıktır.

Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluk, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamaz. Bu topluluklar birlik olmadan da bu coğrafyaya huzur gelmez. Onun için daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

 

2. BÜTÜNLEŞME / RIZAYA DAYALI BİRLİK

Bu sorun AB ya ABD’nin üslubu, kurumları ve yöntemleriyle çözülemez. Sorun ancak rızaya dayalı birlik ve gönüllü kardeşlik içinde çözebilir. Türkiye bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen küresel emperyal güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’nin görevi daha fazla bütünleşmeyi sağlamaktır.

Herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların oluşturulması zorunludur. Bunun için bütünlükçü bir yaklaşım gereklidir; sadece Kürt sorunu değil, din sorunu, mezhep sorunu, vesayet/demokrasi sorunu ve fakirlik/adalet sorunu eş zamanlı olarak ele alınmalıdır.

Böyle bir irade olsa bile bütün bunları Türkiye’nin tek başına yapması mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır. Çare kesinlikle bölge dışındaki merkezlerde aranmamalıdır. Bölgeyi etnik-dinî-mezhebî farklıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerden Kürt sorununu çözmek için yardım beklemek abesle iştigaldir. Esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temelinde emperyalizmin bölgedeki varlığı ve faaliyetleri yatmaktadır. Emperyalizmi bölgeden kovma amacı etrafında bir bütünleşme olmazsa ne Kürt sorunu ne de başka bir sorun çözülebilir. Irak bu anlamda acı ve açık bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

3. ÇÖZÜMÜ KENDİ İÇİNDE/ BÖLGEDE GERÇEKLEŞTİRMEK

Çözüm ancak bölgenin birliğinden geçmektedir. Çok uzak değil, bundan 60 yıl önce, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa ülkeleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Şimdi, AB projesi tek devlete doğru gitmektedir. Yüz yıldır bu coğrafyada yaşanan çatışmaların tamamı emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerden kaynaklanmaktadır. Dün İngilizler ve Fransızların, etnik milliyetçilikler icat ederek yaptıklarını, bugün ABD “yeni milliyetçilikleri” kışkırtarak yapmaktadır.

20. Yüzyılın başına kadar paramparça durumdaki Avrupa, ulus devlet projesiyle entegrasyonunu sağlarken, aynı projeyi, emperyalist politikalarını gerçekleştirebilmek için doğuyu parçalamakta kullanmıştır. Bu topraklardaki etnik temelli bölünmenin arkasında apaçık bir şekilde emperyalizm vardır.

Artık birinci ve ikinci dünya savaşının dayattığı model bölgede iflas etmiştir. Irak işgali bunun bariz kanıtıdır. Kendileri de 1915’te kurdukları projenin iflas ettiğinin farkında olduklarından tankları topları, uçakları, cinayetleri ve katliamlarıyla tekrar bu bölgededirler.

Kürdüyle, Türküyle, Arabı ve İranlısıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını bir başka proje ile tekrar yaşayacak bir sona doğru sürüklenmek istenmektedir.

Bölge halklarının birleşmek için birçok sebebi ve imkânı vardır. Emperyalizmi bölgeden kovmak, kaynaklarına ve onuruna sahip çıkmak, insanları için barışı tesis etmek, çocuklarına güzel bir gelecek kurmak… Bunu hiç bir bölge ülkesi tek başına yapamaz, bu, ancak bir birlik düşüncesi ile mümkündür. Kürt meselesi de nihai olarak ancak bu şekilde çözülebilir. Bütün bunların olabilmesi için bölge halkını birbirine yakınlaştıracak bir çimentoya ihtiyaç vardır. Bu çimento, uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikimidir.

Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir. Emperyalizmin başta bölge olmak üzere bütün dünya üzerinde icra ede geldiği saldırgan, sömürücü ve yağmacı politikalarına karşı yeni bir bakış açısı ve bir önermeler dizisi üretilebilir. Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur.

Bunun için her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…
4. MEDENİYET PERSPEKTİFİ / BÜYÜK ÖLÇEKLİ VİZYON

Türkiye Hakkâri’nin, Diyarbakır’ın, Ankara’nın, İzmir’in problemlerinin çözümünü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye’ye
tarihi misyonunu hatırlatmaktadır. Türkiye’nin önünde bir imkan açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs’ün, Şam’ın, Kerkük’ün, Musul’un, Batum’un, Bakü’nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir.

Bambaşka kavramları olan yeni bir medeniyete ihtiyaç vardır…

Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet. Bu olmadıkça ne bölgenin sorunu ve ne de diğer sorunlar çözülebilir.

Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu’da ve hatta dünyada barışı sağlayacak kriterleri şunlardır;

  • Herkes dilediği gibi inanmalı ve inandığını dilediği gibi yaşayabilmelidir. Tam bir inanç, düşünce özgürlüğü…
  • Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması yeterli değildir. İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur. Herkes inandığını başkalarına teklif edebilmeli ve inandığı şekilde örgütlenebilmelidir. Örgütlenme özgürlüğü,
  • Herkes inancı, dilini, dinini, kültürünü öğrenebilmeli, öğretebilmeli veya istediği şekilde eğitimini alabilmelidir. Eğitim hakkı ve özgürlüğü,
  • İnsanlar dilediği şekilde seyahat edebilmelidir. Tam manası ile serbest dolaşım hakkı,
  • Herkes dilediği şekilde serbest ticaret yapabilmelidir.

 

II. SÜREÇTE TAKİP EDİLMESİ GEREKEN USUL VE YÖNTEMLER

 

1.DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜKLERİN MUHATABI MİLLETTİR

Özgürlükler ve genişletilmiş demokrasinin tek muhatabı MİLLETİN tüm fertleridir.

Sadece herhangi belli bir ırkı muhatap alan, özgürlüklerin genişletilmesi ve demokrasinin derinleştirilmesi projesi, daha fazla bölünmeye ve parçalanmaya yol açmaktan başka bir şey sağlamayacaktır.

Kürt sorunu her şeyden önce, bir Türk sorunudur. Nasıl ki başörtüsü sorunu ile fakirliği, gayrimüslim vatandaşların sorunlarıyla eğitim sorunu, Alevilerin sorunları ile örgütlenme sorununu ayırmak mümkün değilse; Kürt Sorunu da bu ülkedeki her kesim, sınıf, ırk ve ferdin ortak sorunudur. Bu nedenle bu alanda atılacak adımların muhatabı herkestir.

 

2. ŞEFFAFLIK

Hükümet bu konudaki tavır ve söylemlerine dikkat etmeli, gerginleştirici üsluptan kaçınmalı, sükûnet ve işbirliği içinde süreci yürütmelidir. Bu süreç ne kadar saydam, katılımcı ve demokratik bir şekilde işletilirse sancı ve sorunlar da daha az hissedilecektir.

Sorunun çözüm adresi sadece iktidar partisi değildir, bu bir devlet sorunudur ve çözümün sorumlusu da DEVLETTİR. Kimse sorumluluktan kaçma hakkına sahip değildir. Gizli ve kapaklı hiçbir şey kalmamalıdır. Kimse devlet sırrı gibi kavramlar arkasına saklanmamalıdır. Kim neyi, niçin ve nasıl yapacaksa açıkça bunu deklare etmelidir. Çekincesi ve itirazı olanlar da hiç çekinmeden düşüncelerini kamuoyuna ilan edebilmelidir.

Kamuoyunda genel olarak olumlu karşılanan bu süreçte aşağıdaki hatalara düşülmemelidir;

  • Çözümün dışarıdan dayatıldığı görüntüsü verilmemelidir; “ya çözeriz, ya da çözerler” yaklaşımı ile konuşulmamalıdır.
  • İktidar ve muhalefet partileri arasında sorunu çözmeye hiçbir faydası olmayan sert tartışmalardan kaçınılmalıdır. CHP ve MHP’nin daha sürecin başlangıcında Ak Parti tarafından sert bir polemiğe itilmesi ve ne yazık ki her iki partinin de bu yanlışa yanlışla karşılık vermesi süreci zorlaştırmaktadır.
  • Milletle hiçbir organik bağı olmayan, daha dün 1 Mart tezkeresinin geçmesini savunan, küresel odaklardan destek alan kesimlerin tezleri baskın hale getirilmemelidir.
  • Net ve somut bir takvim ve eylem planı olmaksızın yüksek tansiyonlu bir siyasal tartışmanın başlatılması, kimin neye, niçin itiraz ettiğinin belli olmamasına neden olmaktadır.
  • Özellikle, bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun sesini duyuracakları platformlar oluşturmak yerine siyasi ve iktisadi elitlerin oluşturduğu dar kadrolarla çözüm sürecinin yürütülmesi yanlıştır.
  • Bu konuda itirazı olanların sürece dâhil edilmesinin yöntemleri aranmalıdır.
  • Başbakan ve hükümet üyeleri tavır ve eylemlerinde konunun hassasiyetine binaen sükûnet, istişare, açıklık ve sabırla hareket etmelidir.

 
3. SİYASİ RİSK VEYA RANT YERİNE MİLLETİN DERDİNE ÇARE OLMAK

Yukarıda bahsedilen sorun ve aksaklıkların giderilmesi için öncelikle;

  • Türkler ve Kürtlerin asırlardır aynı medeniyetin varisleri olduğu anlayışıyla hareket edilmelidir.
  • Milli birlik ve bütünlüğü sağlayan dini, manevi, kültürel ortak paydaların güçlendirilmesi amacıyla özel programlar devreye sokulmalıdır. Bu bağlamda din ve maneviyat eğitiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır.
  • Siyasi Rant beklentisine ya da Siyasi Risk endişesine kapılmadan milletin derdine çare bulmak esas hedef olmalıdır.
  • Devlet adına sadece ve sadece TBMM adres olmalı, sivil ve askeri bürokrasinin bu sürece katkısı TBMM üzerinden sağlanmalıdır.
  • İktidar ve muhalefet bu olaya oy kaygısı ve birbirine çelme takma amacıyla yaklaşmamalıdır.
  • Çözümün maliyetinin tek bir parti ve kişiye yüklenmemesi kadar, getirilerinin de kimsenin tekelinde olmaması lazımdır.
  • Türk milletinin terörle yaralanmış ma’şeri vicdanı ve Kürtlerin masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve her iki tarafın makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır.
  • Çözüm bir dayatma olarak değil Türkiye Cumhuriyeti ile vatandaşları arasında bir uzlaşma, barışma süreci olarak takdim edilmelidir.

 

III. ÇÖZÜM İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

1.SİYASİ VE HUKUKİ REFORM SÜRECİ

Yapılması gereken ilk iş, sadece Kürtler, dindarlar, Aleviler veya gayrimüslimler için değil; tüm vatandaşlar için genel kabul görmüş normları içeren bir anayasal sistem oluşturmak ve mevcut aktörlerin tahakkümcü eğilimlerinin önüne geçmektir. Mesele, milletin yaptığı ve onayladığı bir anayasa ile başlayacak hukuki ve siyasi reform sürecini gerçekleştirmektir. Bunun için de öncelikle anayasa ideolojik yapısından arındırılmalıdır.

Kürt sorunu tartışılıyorken demokratik, sivil, katılımcı ve saydam bir devlet inşasını gerektiren yeni bir anayasanın yapılması kaçınılmazdır.

Kürt meselesi genel olarak, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine ait bir sorunudur. Ülkemizde özgür tartışma ortamının oluşturulması ve Kürt sorunu dâhil yapısal/tarihsel sorunların esaslı bir şekilde çözülmesi için ayrıca;

  • Siyasi partiler yasası ve seçim kanunu dâhil olmak üzere siyaset kurumuna ilişkin tüm yasal düzenlemelerin taban demokrasisi, geniş katılım ve temsile uygun olarak tüm toplumsal kesimlerin iradesini siyasete yansıtacak şekilde düzenlenmesi,
  • Vatandaşlık tanımının etnik tanımlamalardan arındırılarak tamamen hukuki bir zemine bağlanması gerekmektedir.

Bu üç adım gerçekleştirildikten sonra siyasi ve hukuki reform sürecinin sağlıklı işlemesi ve sorunları tartışarak çözüme kavuşturma imkânı hâsıl olacaktır.

Tanzimat’tan beri her türlü sosyal ve siyasal sorunun çözümü sadece anayasa ve yasaların şeklî düzenlemelerinde aranmaktadır. Hâlbuki asıl belirleyici olan, anayasa ve yasaların gerisindeki devlet-siyaset felsefesidir. Halen Türkiye’de mevcut olan siyaset tarzı (yani devlet-siyaset felsefesinden doğan siyasal pratik şekli) ise devletin/siyasal iktidarın tahakküm ve birikim aygıtı olarak kullanılmasıdır. Siyasi iktidar üzerinden devleti ele geçirenler, kamu kudretini kendileri için bir birikim aygıtı, kendisinden olmayanlar içinse bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır.

Bu çerçevede, hedeflediğimiz siyasi ve hukuki reform sürecinde “sebeb-i hükümet nedir” sorusuna doğru cevap verilmelidir. Sebeb-i hükümet bir demir yumruk gibi güçlü yönetim altında güçlü ve zengin bir devlet oluşturmak değil, özgürlük, adalet ve refah prensipleri içerisinde güçlü bireyler üzerinde yükselen Yeniden Büyük Türkiye’yi inşa etmektir.

Anayasada açıkça görülmese bile, mevcut anayasanın dayandığı felsefi arka plan herkesi zorunlu olarak Müslüman, Türk, Sünni ve seküler olarak görmekte ya da böyle olmalarını beklemektedir. Türk, Müslüman, Sünni ve Seküler bir ulus oluşturma çabası; Kürtlerin, gayri Müslimlerin, Alevilerin ve dindar kitlelerin ötekileştirerek sistem dışına itilmelerine, kendilerini horlanmış ve dışlanmış hissetmelerine neden olmuştur.

Bu yaklaşım halkın azınlıkta kalan bir kısmını özde vatandaş, büyük çoğunluğunu ise sözde vatandaş olarak kabul etmiştir. Oysa, her vatandaşın kendisini özde vatandaş olarak göreceği bir ortam oluşturulmalıdır. Bu, anayasa ve yasaları değiştirmekten daha zor ve daha zaman alıcı olmakla birlikte sorunu kökten çözmeye matuf tek yoldur.

Anayasa herhangi bir etnik kimliğin ve ideolojinin hamisi ve taşeronu olamaz. Bu anayasa ile Kürt sorunu çözülemez. Anayasada sadece Kürt sorunu ile ilgili düzenlemeler yapmakla da bu sorun çözülemez. Türkiye, 20. yüzyılın küresel sisteminin dayattığı ve artık anakronikleşmiş ideolojik devlet formatını bir an önce aşmalı ve demokratik, adil bir siyasal sistemin inşasına başlamalıdır.

Bu bağlamda;

1. Devletin tahakküm ve birikim aracı olmaktan çıkartılması;

2. Devletin herkesin kendini orada görebileceği, inançlarını ve fikirlerinin temsil edilebileceği bir yapıya dönüştürülmesi,

3. Siyasetin kimlikler yerine değerler üzerinden yeniden üretilmesi,

4. Halktan kaynaklanmayan ve millete dayanmayan hiçbir iktidar odağının olmaması,

5. Sivil- asker devletin Her kademesinde, millet adına denetim, saydamlık ve hesapverilebilirliğin kurumsallaştırılması,

6. Hepsinden önemlisi ve öncelikli olanı, bireysel düzeydeki merhametin toplumsal yansıması olan “Adalet”in başlı başına bir amaç olarak mutlak surette tesis edilmesi zorunludur.

 

2. EKONOMİK TELAFİ PROGRAMI: BÖLGENİN GERİ KALMIŞLIĞININ SONA ERDİRİLMESİ

Doğu ve Güney Doğu bölgelerimiz sanki özel bir gayretle yıllardır ihmal edilmiş, ekonomik olarak geri bırakılmıştır. Özellikle son on yıldır acımasız bir şekilde uygulanan neo-liberal politikalar bu bölgenin ekonomik sorunlarını derinleştirmiş, işsizlik, yoksulluk ve çaresizliği yapısal hale getirmiştir. Özelleştirme adı altında kamuya ait fabrikaların elden çıkarılması, yanlış ve dışa bağımlı tarım politikaları ile tarım ve hayvancılığın yok edilmesi, bütçe kısıtlamaları nedeni ile yeni yatırımlardan vazgeçilmesi bölge halkını açlık ve sefalete mahkûm etmiştir.

Hem siyasal hem de ekonomik açıdan yıllarca ihmal edilmiş olan bölgeye yönelik acil bir ekonomik telafi programı uygulanmalıdır. İnsanlar aş ve iş sahibi yapılmalıdır. Bölge halkının iyi bildiği ve bölge şartlarının fevkalade müsait olduğu tarım ve hayvancılık alanında özel destekler sağlanmalıdır. Bu bağlamda organik tarım ve hayvancılık teşvik edilmelidir. Ayrıca, bölgede istihdamı artırmak için örneğin KİT benzeri sistemlerin devreye sokulması, hazine arazilerinin topraksız köylüye verilmesi gibi önlemler de tartışılabilmelidir. Ayrıca sorunu çözerken yeni sorunlara kaynaklık edilmemeli, örneğin koruculuk sistemi kaldırılırken bu insanlara hayatlarını insanca idame ettirebilecekleri iş sağlanmalıdır.

Adil ve doğal bir ekonomik sistemin işletilmesiyle bölgenin sorunları azalacaktır. Bölgeye dönük hükümet politikaları, kamu kaynakları ile bir sermaye sınıfı oluşturmak yerine eğitim, sağlık ve alt yapı gibi temel kamusal hizmetlerin kalite ve düzeyinin
artırılmasını sağlamak olmalıdır. Yani devlet, ekonomik kalkınma adı altında bölgede birikim aygıtına dönüşmemelidir.

Eşit yurttaşlık aynı zamanda fırsatlarda da eşitlik gerektirir. Türkiye’de birçok eşitsizlik var ama en temel eşitsizlik gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Ne yazık ki, ülkemizde gelir dağılımındaki eşitsizlik son yıllarda ekonomimizin en önemli yapısal sorunlarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte, Doğu ve G.Doğu Anadolu bölgelerimizin milli gelirden aldığı pay da hızla azalmaktadır. Demokrasi ve hukuk devleti sosyal devletle tamamlanmadan bu ülke insanına rahat yoktur. Türkiye’de yaşayan herkesin refahtan yararlanabilmesini sağlamak devletin en temel görevlerinden biridir. Yurttaş için ise, bu en temel haktır. Bunu bütün yurttaşları için sağlamayan bir devlet hiçbir sorununu çözemez.

Bölgedeki kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülebilmesi için istihdamı teşvik edici bir Kamu Personel Rejimi ihdas edilmeli ve bölge sürgün bölgesi olmaktan çıkarılmalıdır.

 

3. SOSYAL TELAFİ PROGRAMI: İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMİNİ

Kamu vicdanında adaletin tezahür edeceğine dair inancın yerleşmesi, kin ve nefretin karşılıklı olarak ortadan kalkmasına örnek teşkil etmesi bağlamında öncelikle aşağıda sayılan adımların atılması gereklidir.

  • Başbakan, terör sonucu evlatlarını kaybeden şehit ailelerinden, derin devletin yaptığı cinayetlerden, faili meçhullerden ve işkencelerden zarar gören tüm vatandaşlarımızdan özür dilemelidir.
  • Eylem planı, Bakanlar Kurulu ve MGK’nun Diyarbakır’da yapacağı bir toplantıda açıklanmalıdır.
  • Anadil bir haktır ve her türlü tartışmanın dışına çıkartılmalıdır.
  • Kamu personelinin bölge vatandaşlarına yönelik davranış farkı önlenmelidir.
  • Sayıları bini aşan 18 yaş altındaki çocuk TCK ve TMK çerçevesinde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde terör örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla, 10 yılı aşkın hapis cezası talebi ile yargılanmaktadır. Okullarda olması gereken çocuklar cezaevlerindedir. Bu davranış sadece terör örgütüne eleman yetiştirmeye yarar. Bu çocuklar bir an önce anne babalarına, evlerine ve okullarına kavuşmaları için ilgili kanun maddeleri derhal değiştirilmelidir.
  • Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan işkencelerle ilgili bir TBMM Araştırma ve Soruşturma Komisyonu kurulmalıdır.
  • Köylülere dışkı yedirerek Türkiye’yi AİHM’de tazminata mahkûm eden ve bu cezayı da Hazine maliyesinden ödettirip halka yükleyen kişi veya kişiler hakkında yargı süreci başlatılmalıdır.
  • Ergenekon’un Fırat’ın doğusundaki eylemleri de yürütülmekte olan adli soruşturmaya dâhil edilmelidir. Bu konuda, Başbakanlık Teftiş Kurulu görevlendirilerek derinlikli bir araştırma-soruşturma süreci başlatılmalıdır.
  • Başta ilköğretimde her sabah okunan “Andımız” olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında etnik ayrımcılık çağrıştıran ifadeler elimine edilmelidir.

 

4. TERÖRÜN SONA ERDİRİLMESİ

Daha önce de ifade edildiği üzere, Terörün Sona Erdirilmesi dışındaki tüm demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesi sürecinin tek muhatabı vardır; o da millettir.
Terör sorunu, çoğu zaman da diğer sorunları çözmemenin bahanesi yapılmıştır. Terör, asgari insanî ve demokratik talepleri geri çevirmenin gerekçesi, muhalefeti sindirmenin aracı haline gelmiştir. Türkiye’de yirmibeş yıldır terör sürerken, ülkede sömürü alabildiğine devam etmiş, insanlar yoksullaşmış, kamu varlıkları yağmalanmıştır. Türkiye’de 1980’lerde başlayan neoliberal yağma düzeninin bu denli kolay yerleşmesinde devam eden şiddet sarmalının çok önemli katkısı olmuştur.

Herkesin canını yakan, binlerce kurban verilmesine sebep olan bir “terör” olgusu vardır. Artık, milletimiz bu kirli oyunun sona erdirilmesini istemektedir. Kanın kanla yıkanmayacağı gerçeğinden hareketle beyaz bir sayfa açmak her zamankinden önemli hale gelmiştir.
Bu süreçte dağdakiler, “planlayanlar” ve “kullanılanlar” olarak ikiye ayrılarak ele alınmalıdır. Yönetici kadrosunda olmayan, kullanılan tüm örgüt elemanları “Bağışlama” kapsamına alınarak, normal hayata dönmeleri için yeni bir fırsat verilmelidir. Bağışlama kapsamına alınan örgüt üyeleri belirli bir süre psikolojik rehabilitasyona ve siyasi yasağa tabi tutulmalıdır. Kamuoyu vicdanını rencide edici durumlardan sakınmak gerekir.

Bağışlama sürecinin konuşulabilmesi için öncelikle terör örgütü koşulsuz olarak silah bıraktığını ilan etmelidir.
Öcalan’ın sürece dahli kamuoyunu tahrik edecektir. Öcalan ile görüşme ya da pazarlıktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu mesele, milletin, Türk ve Kürtlerin sorunudur, Öcalan’ın veya terör örgütünün değil.

Çözüm sürecinde, her türlü güvenlik önlemleri en üst seviyede alınarak, her türlü provokasyonun önüne geçmek için rutin operasyonlar durdurulmalıdır.
Bu süreçte, terör örgütünün veya onunla ilintili güç odaklarının yapacağı tüm provokasyonlara karşı sağduyulu davranılmalıdır. Çünkü, bu süreçte en fazla ihtiyaç duyulan şey adalet ve merhamet esaslı KERİM DEVLET anlayışının tebarüz etmesidir.

Yine bu bağlamda gerekli tüm güvenlik önlemleri alınarak, sınır kapıları bölge halklarının vizesiz geçişine açılmalıdır. Terör örgütü bütün önlemlere rağmen en ağır silahlarla ülkeye girip çıkarken, akraba, kardeş, dindaş bölge halklarının sınır duvarlarına takılması, tel örgü ve mayınlarla birbirinden ayrılması kabul edilemez bir çelişkidir.

 

5. GÖÇÜN ENGELLENMESİ – GERİYE DÖNÜŞÜN SAĞLANMASI

1990’lı yıllarda güvenlik gerekçesiyle zorunlu göçe tabii tutulan, köyleri ve mezraları yakılan ve halen büyük şehirlerin varoşlarında sefalete mahkûm edilen vatandaşlarımızdan isteyenlerin bir an önce topraklarına geri dönmeleri için gerekli yasal, iktisadi ve güvenlik tedbirleri uygulamaya konulmalıdır.

Örneğin, dünyanın en büyük sivil açık cezaevi görünümüne dönüşen Diyarbakır’ın Suriçi bugün kaldırabileceğinin en az beş katı büyüklüğünde bir nüfusa sahiptir. Örgüt baskısı, devlet baskısı ve korucu korkusu binlerce köyün boşaltılmasına yol açmıştır. Mecburi iskân artık yerini memleketinde, toprağında iskâna bırakmalıdır.


NUMAN KURTULMUŞ KÜRT AÇILIMIYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİ AYRICA SKYTÜRK’TEN ENVER AYSEVER’E AKTARDI
 

Barış Ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik Projesi

Basın Toplantısı

Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ
Saadet Partisi Genel Başkanı

20 Ağustos 2009 – Diyarbakır

saadet.org.tr

Fevziye Cabir “Topraklarımızı asla terketmeyeceğiz”

21 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Gündem, Manşet

fevziye cabir ihh filistinEvi İsrail askerleri tarafından yakıldı. Bu saldırılarda kocasını kaybetti. Yıkılan evinin yanına kurduğu çadırı 7 defa söküldü, eşyaları alındı. Her defasında para cezasına çarptırıldı. Ancak o yılmadı ve her defasında yeni bir çadır dikerek direnişine devam etti. Fevziye Cabir (52), Kudüs’te İsrail askerleri tarafından evleri yıkılan 8 bin Filistinli aileden sadece biri. Cabir, tek kişilik direnişine kurduğu çadırda devam ediyor. Filistinliler tarafından Kudüs’ün kadın muhafızı olarak görülen Fevziye Cabir (Ümmü Kamil) yaşadıklarını İHH İnsani Yardım Vakfı genel merkezinde düzenlenen basın toplantısında anlattı. Mescid-i Aksa’nın yakılmasının 40. yıldönümünde İstanbul Barış Platformu’nun davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Fevziye Cabir, sözlerine “Ben İsrail tarafından evleri yıkılan binlerce Filistinliden sadece biriyim” şeklinde başladı.

İsrail askerlerinin 2 yaşlı insana gece yarısı operasyonu

fevziye cabir ihh filistinEvinin 9 Kasım 2008 tarihinde İsrail askerleri tarafından bir gece yarısı operasyonuyla yakıldığını söyleyen Cabir, o geceyi şöyle anlattı: “İsrail yetkilileri evimi terk etmem için bana her türlü baskıyı yaptılar. İsrail turizm bakanı evime gelerek evimi terk etmem karşılığında bana para teklifinde bulundu.

Evimi terk etmemem üzerine gece yarısı silahlı 50 İsrail askeri evimi bastı. İki bayan asker, beni kollarımdan tutarak evimden dışarı çıkardı. Tekerlekli sandalyede yaşamını sürdüren kocamı da kollarından sürükleyerek yere attılar. Kocam kalp krizi geçirdi. İsrail askerleri gelen ambulansın eşimi hastaneye götürmesine müdahale ettiler. Evimizin gasp edilmesi üzerine kocamla evimizin yayına kurduğumuz çadırda yaşamaya başladık. Bu çadırı da 7 defa söküp, içindeki her şeyi aldılar. Ancak ben her defasında çadırı yeniden dikerek, topraklarımı terk etmeyeceğimi söyledim. Mart ayında çadırım söküldüğünde hava çok soğuktu, buna rağmen şemsiyemi açıp, bir sandalyede oturdum.

Bu saldırıların birinde kocam yine kalp krizi geçirdi ve hayatını kaybetti. Çünkü ilacını İsrail askerleri alıp götürmüştü. İsrail çadırı yıktığı gibi her defasında bana para cezası verdi. Ama ben yılmayacağım. Baskılara boyun eğemeyeceğim. Sonuna kadar mücadele edeceğim.”

Biz kimseye düşmanlık beslemiyoruz

İsrail’in Filistin halkına yaptıklarını anlatmak için Türkiye’ye geldiğini ifade eden Fevziye Cabir, “Biz hiçbir dine ve Yahudilere düşmanlık beslemiyoruz. Ancak karşı karşıya kaldığımız insan hakları ihlallerini dünyaya göstermek istiyoruz. Bizim dinimiz barış içerisinde yaşamayı emreder. Başka aileler de benimle aynı kaderi paylaştı. İsrail şimdi de 28 binayı yıkmak istiyor. İsrail’in amacı 2020 yılına kadar Kudüs’teki bütün İslam eserlerini yok etmek ve Kudüs’ü tamamen Müslüman nüfusundan tecrit etmek. Ayrımcı duvarı da bunun için inşa ettiler. Maalesef bu duvarın inşası devam ediyor” dedi.  İHH Başkanı Bülent Yıldırım ise “Mescid-i Aksa ve Kudüs sadece Filistin halkının değil bütün Müslümanların davasıdır. Bu davaya sahip çıkarsak İsrail amacına ulaşamayacaktır” dedi.

MilliGazete

İftar ve sahurda nasıl beslenmeli?

20 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Kadınca, Manşet

Ramazan’da iftar ve sahur öğünlerini bölerek 3-4 öğüne yaymanın sindirim sistemi düzeni açısından önemli olduğunu vurgulayan Özel Farabi Hastanesi Diyetisyeni Hilal Acar, “Yaklaşık 14 saatlik açlıktan sonra ağır yemeklerle bir anda yükleme yapmak midede yanma, gaz, bulantı, kabızlık gibi pek çok sağlık problemini de beraberinde getiriyor. Bu problemleri en aza indirmek için iftarımızı iftariyeliklerle ve yağdan fakir bir çorbayla açıp 30 dakika kadar mideyi dinlendirdikten sonra ana yemeğe geçmek fayda sağlar.” dedi.

MilliGazete

Sebze-Meyve yiyin

Ramazan’da yapılan en büyük hatalardan birinin de sahur öğününü atlamak olduğunu söyleyen Diyet ve Beslenme Uzmanı Hilal Acar, “Sahur yapmadan oruç tutmak insanlarda yorgunluk, baş ağrısı, dikkat azalması, stres, metabolik hızda azalma, hipoglisemi problemlerini arttırmaktadır Gün boyu sürecek açlığa vücudumuzun dayanabilmesi için geceden yemek yerine sahura kalkmak çok daha sağlıklı olacaktır. Kan şekerimizin günün erken saatlerinde düşmesini engellemek için sahur öğünü mutlaka yapılmalıdır. Sahurda ağır yemekler yerine kahvaltı ya da zeytinyağlı sebze yemekleri tercih edilmelidir. Tokluğumuzun uzun sürmesi için sahurda çiğ sebzeler ve meyveler mutlaka sofralarda bulundurulmalıdır.” diye konuştu.

İftardan sonra yürüyüş yapın

Sağlıklı yaşamın temeli olan eksersizin Ramazan’da daha çok önem kazandığını ifade eden Acar, şu önerilerde bulundu: “Uzun süreli açlıklar sonunda yavaşlayan metabolizma hızımız ve tüketilen kalorisi yüksek hamur işi, yağlı et ürünleri ve tatlılar kilo almayı kolaylaştırır. Bu nedenle iftar sonrasında yapacağımız yürüyüşler hem sindirim problemlerini azaltır, hem de metabolizma hızını düzenleyerek kilo almayı engeller.”

İftar ve sahur arası bol su için

Ramazan’ın yaza gelmesi sebebiyle sıvı tüketiminin önemini arttırdığını belirten DiyetUzmanı Hilal Acar, “Yetişkin bir insanın günde en az 1,5-2 litre su içmesi gerekir. Gün içinde su kaybının önlenmesi için özellikle sahurda sıvı alımına önem verilmeli. İftar sofrasında yemekle beraber su tüketimini biraz daha kısıtlayarak iftarla sahur arası 10-12 su bardağı su içmek doğru olacaktır. Çay, kahve, kola gibi kafeinli ve asitli içecekler, vücuttaki suyu tüketirler. Bu nedenle Ramazan’da su dengesini koruyabilmek için bu tür içeceklerin tüketimine dikkat edilmesi gerekir.” diye konuştu.

Bulgur pilavını unutmayın

Ramazan’da sebze-meyve grubu ihmal edilip, et ürünleri, hamur işleri, tatlılar, pilav-makarna gibi yiyeceklerin daha çok tüketildiğini söyleyen Hilal Acar, şöyle devam etti: “Ramazanda vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılamak ve kabızlık problemini önlemek için günlük 2 porsiyon sebze yemeği, 3-4 porsiyon meyve tüketmeliyiz. Ayrıca, doygunluk için kepeği ayrılmamış tahıl ürünleri kullanılmalıdır. Pirinç pilavı, makarna yerine bulgur pilavı gibi posası yüksek besinler tercih edilmelidir. Daha hafif ve sağlıklı olması için yemekler, kızartma ve kavurma yerine; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri ile hazırlanmalıdır. Tatlı ihtiyacı için şerbetli tatlılar yerine kalori değeri düşük ancak besin değeri yüksek sütlü ve meyve tatlıları tüketilmelidir.”

Doğu Türkistan’da 18 bin ölü

19 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Gündem, Manşet

doğutürkistanDoğu Türkistan’da bir Çin fabrikasında Çinli bir işçinin işine son verilir. Fabrika bir süre sonra işgücü açığını kapatmak için yaşları 15-20 arasında değişen ve nedense güzel olmaları ön şart olan 150 civarında Uygur kızını işe alır. İşten atılan Çinli bir süre sonra fabrikaya dönerek iş bulamadığını ve eski işine dönmek istediğini söyler. Fabrikanın yöneticileri Uygur Türklerinden daha ucuz işgücü ile işçi çalıştırdıklarını söyleyerek Çinli işçiyi kovarlar. 

Çinli işçi kendisi gibi Çinli olan birkaç arkadaşını da yanına alarak fabrikanın bu tavrının intikamını iki Uygur kızına tecavüz ederek alır! Bunun üzerine fabrikanın Uygurlu çalışanları ile Çinli işçiler arasında çatışma çıkar ve 273 Uygur Türkü öldürülür. Tarih 26 Haziran 2009′u göstermektedir. 

Uygur Türkleri Çin hükümetinin fabrikada yaşanan katliamı tarafsız ve adil şekilde değerlendirmesi için bir süre beklerler. Ancak, Çin ırkdaşlarından yana bir tavır sergileyerek olayın üzerini kapatmaya çalışır.

Bunun üzerine Kaşgar’dan gelen 2000 civarında Uygur Türkünün katılması ile beş – onbin kişilik bir Uygur topluluğu Urumçi’de yaşanan fabrika katliamı ve tecavüzün hesabını sormak ve adalet istemek üzere bir gösteri düzenler. Herhangi bir taşkınlığa sebebiyet vermeden Çin hükümetinden olayın araştırılmasını ve suçluların cezalandırılmasını talep ederler. Çin polisi ve askeri bu sivil eyleme şiddetle karşılık verir. Ve ilk anda Uygurları korkutmak ve dağıtmak için eylemin en önünde oturma eylemi yapan ikisi kız üç kişiyi herkesin gözleri önünde başlarından vurarak öldürür. Oluşan panikte kalabalığın üstüne silahlarla yürüyen Çin polisi onlarca Uygur türkünü öldürerek ve yaralayarak kalabalığı dağıtır.

Yaşananların  üzerine bu sert tavır tuz biber eker ve Urumçi’nin değişik semtlerinde toplanan Uygur Türkleri şehir merkezine doğru yürüyüşe geçerler. Bu sırada yol boyunca karşılaştıkları Çinlilerle kavgalara tutuşurlar. Araçları devirir ve ateşe verirler.
Bu kavgalar sırasında Çinlilerden ve Uygurlardan ölenler olur.

Tüm bu olaylar yaşanırken emniyet güçleri her yerde olduğu halde iki gurup arasındaki sokak kavgasına müdahale edilmez ve adeta göz yumularak olaylar kışkırtılır.

İş içinden çıkılmaz bir hal aldığında emniyet güçleri kontrolsüz şekilde ateş ederek Uygur Türklerinden pek çoğunu sokak ortasında öldürür. Bu saldırıda Kaşgar’dan gelen Uygurlularla birlikte yaklaşık 2000 Uygur türkü aynı yerde öldürülür. Hemen ardından itfaiye araçları ve çöp araçları gelir. Öldürülen Uygurlular çöp araçlarına doldurulur. Sokaklar itfaiye araçlarınca temizlenir. İsmi bizde saklı görgü tanıklarının anlattığına göre sokaklarda ne kan izleri ne de kafalarından vurulmuş Uygurların parçalanmış beyinlerinden hiçbir iz kalmaz.

Tüm bunların ardından şehrin telefon, internet ve elektrik altyapısı  kapatılır. Akşam saat 10.00′da elektrikler verilir ve sabaha kadar sürecek ev baskınları başlar. Kar maskeli Çin askerleri teker teker Uygur evlerini basarak çocuk, kadın, erkek ayırmaksızın gözaltılar yapar. Direnenler evlerinde çocuklarının gözleri önünde öldürülür.

Geri kalanların sabah polise yaptığı başvurular baskınları yapanların polis olmadığı bu nedenle terör eylemi olarak kayıt altına alınacağı ve götürülenlerin kayıp olarak değerlendirileceği yanıtını alırlar. O gece götürülenlerden bir daha evine dönebilen olmaz. Bir kısmının ölüsü teslim edilir ailelerine bir kısmının ölüsüne dahi erişilemez.

Bir gün sonra Çinliler arkalarına Çin askerlerini de alarak Uygur bölgesine saldırıya geçerler. Önde Çinli halk arkalarında ise onları koruyan Çin askerleri Uygurların işyerlerine, evlerine saldırırlar ve yakalayabildikleri Uygurları sokak ortasında öldürürler. İlginç olan ise Çinli saldırganların hepsinin elinde Çin polisinin kullandığı coplar vardır ve hepsine aynı tip sopalar dağıtılmıştır.   

DOĞU TÜRKİSTAN?

Doğu Türkistan özerk bir bölge ve yöneticileri seçimle başa geliyor. Her ne kadar komünist partinin izin vermediği hiç kimse seçilemeyecek olsa da yöneticiler Uygur Türklerinden seçiliyor. Yerel ve bölgesel yöneticiler Çin’le ilişkilerini iyi tutabilmek için belki Çin’lilerin bile cesaret edemeyeceği şeyler yapabiliyor! Uygur dilinin kullanımının yasaklanması, kreşlerde Çincenin zorunlu dil haline getirilmesi hep bu Uygur yöneticilerinin marifeti.

Polis teşkilatının içinde de Çinli polislerle birlikte Uygur polisler bulunuyor. Kamu kuruluşlarında Çinlilerle Uygurlar birlikte görev yapıyor. Bölgenin demografik yapısına bakınca 17 milyon Çinliye karşılık, 45 milyon Uygur ve toplamda 8-10 milyon Kırgız, Tatar vesaire diğer küçük halklar bulunuyor. Kırgız ve Tatarlarla Çin hükümetinin herhangi bir sorunu bulunmadığından hayatlarına keyifle devam ediyorlar. Zaman zaman Uygurları Çinlilere ispiyonlamakta ayrıca bir gelir kapısı olabiliyor!

Doğu Türkistan’da Çin işgali ve direniş yüzlerce yıldır devam ediyor. Ancak bu direnişte dönüm noktası 1932 yılında Çinlilerle Uygurlar arasında yapılan anlaşmayla kritik bir dönemece giriyor. Bu anlaşmayla Doğu Türkistan’a Çinli yerleşimcilerin yerleşmesine izin veriliyor ve bugün 17 milyon civarında olan Çin nüfus bu anlaşmayla Türkistan’a yerleşmeye başlıyor. Çin sadece Çinlileri Türkistan’a yerleştirmekle yetinmiyor silah zoruyla, iş vaadi ve eğitim kandırmacasıyla binlerce Uygur kızı ve erkeği farklı bölgelere göçe zorluyor. 15-20 Yaşlarındaki kızların güzel olanları özellikle seçilerek Çin bölgesindeki fabrikalara işçi olarak gönderiliyor bir süre sonra bu kızlar fuhuş bataklığına sürükleniyor. 2-3 Yaşındaki çocuklar ailelerinden eğitim vaadiyle zorla alınarak mafyaya satılıyor ve bu çocuklar hırsızlık, yankesicilik, uyuşturucu ticareti vb. karanlık işlerde istihdam ediliyor.

Olayların yaşandığı 5 Temmuz tarihinden sonra da Çin zorunlu göç çalışmalarına ara vermiyor. 4 Ağustosta 750 Uygur kızı Çin bölgesine zorunlu çalışmaya gönderiliyor. Çocuklarını vermek istemeyenler alınlarında silah kabzasını buluyor.

UYGUR POLİSLERDEN İŞKENCE İTİRAFLARI!

Çin emniyetinde görevli Uygur kökenli polislerden kimileri canlı  şahidimize ağlayarak anlatıyor. Tutuklanan, evlerinden zorla alınan genç kızlar çırılçıplak soyuluyor ve Çin polisleri bu kızlara defalarca tecavüz ediyor.

Günlerce aç ve susuz bırakılan Uygur tutuklulara yiyecek ve su verilmiyor. Epey zaman aç ve susuz bırakıldıktan sonra tuzlu su içiriliyor. Tuzlu su içtikçe susayan tutuklular kendi idrarlarını içecek kadar kontrollerini kaybediyor.

Tutuklular ucunda çiviler bulunan sopalarla dövülüyor ve bu işkence sonrasında tutukluların büyük kısmı aldığı darbeler ve kan kaybından ölüyor. Çin polisi işkenceye dayanamayan, bağırmalarından, inlemelerinden rahatsız olduğu tutukluları kafalarından vurarak öldürüyor.

Sadece bu kadar değil şimdiye kadar yapılan işkence ve ölümler tutuklanan ve tutuklandıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayanlar! Bu işkencelerde bir gecede 830 kişi öldürülüyor. Bu 830 kişinin çok büyük bir kısmının cesetleri yakılarak külleri çöple karıştırılarak çöp depolarına dökülüyor. Bir kısım cesetler ise ailelerine 5 Temmuz çatışmalarında öldüğüne dair bir evrak imzalatılarak teslim ediliyor. Böylece polis işkencede ölmediğini iki gurubun çatışması sırasında ölümlerin gerçekleştiğini kayıt altına almış oluyor.

Yapılan işkenceler bunlarla sınırlı değil. Bir kısım tutukluların belden omuza kadar olan kısmına ıslak havlular sarılıyor. Sopalarda havlu ile sarılarak tutuklular dövülüyor. Havlular nedeniyle vücutta herhangi bir darb izi oluşmazken iç organlar iflas ediyor. Tutuklular serbest bırakılarak evlerine gönderiliyor fakat bir, en fazla iki gün içerisinde iç organları iflas eden Uygurlular ölüyor. Ölüm raporlarına ani kalp sıkışması, kalp krizi ve benzeri gerekçeler yazılıyor. Tüm bu işkencelere şahit olan dört Uygur polisi intihar ederek hayatlarına kıyıyor. Bir kısmı görevinden istifa ediyor. 

Irkdaşlarına işkence eden Uygur Türkü polislerin anlattıkları ise inanılır gibi değil… İşkencelerde ve sorgularda hem Çinli hem de Uygur Türkü polisler aynı anda görev alıyor. Uygur polisi tutuklu Uygurluyu dövüyor ve kimlerle görüştüğünü, kendisini kimlerin organize ettiğini, yanında başka kimlerin olduğunu soruyor. Tutuklu bir süre direndikten sonra yanındaki arkadaşlarını ihbar ediyor. Uygur polisi Çin’li polisin yanında konuşmaması ve diğer arkadaşlarını ihbar etmemesi için daha çok dövüyor, daha çok dövülen tutuklu herkesin ismini veriyor. İsimler ortaya çıktıkça Uygur polisi -yine daha fazla konuşmasın diye- Uygur tutukluyu öldüresiye dövüyor!

Yine bir başka polisin anlattıkları ise akıl alır gibi değil. Annesi ile birlikte tutuklanan birkaç aylık çocukların annelerinin gözleri önünde boyunlarının kırılarak nehre atıldığını söylüyor. 

Sonuç  şu: 5-6 Temmuz tarihinden sonra 30.000 Kişi gözaltına alınıyor, gözaltına alınanlardan 18.000 i öldürülüyor. Geri kalan 12.000 kişi halen kayıp. Çin hükümeti bu kişilerin nerede olduğunu bilmediğini söylüyor. Öldürülen Çinli sayısı 200′e yakın.

Doğu Türkistan’da halen tutuklamalar ve ev baskınları -siz bu satırları okurken de- hızla devam ediyor. 

Resmi rakamlar da yalan söylemeye…

“Ölü sayısı 197, yaralı sayısı 1720!”

Haber5.com

SP, bu çalışmayı destekliyor

19 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Manşet, Teşkilat Haberleri

cevatayhanSaadet Partisi’nden (SP) oluşan bir heyet, Güneydoğu illerini dolaşarak “Kürt açılımı” ile ilgili değerlendirmelerde bulunuyor.

SP Genel Başkan Yardımcısı Planlama ve Koordinasyon Başkanı Cevat Ayhan ile birlikte oluşan bir heyet bugün Şanlıurfa’ya gelerek, “Kürt açılımı” ile ilgili bir basın toplantısı yaptı. Ayhan, Grand Otel’de yaptığı toplantıda Kürt açılımını değerlendirdi. Ayhan, demokratikleşme açılımı adlandırılan çalışmayı desteklediklerini söyledi.

SP Genel Başkan Yardımcısı Planlama ve Koordinasyon Başkanı Cevat Ayhan, gazetecilere açıklamasında:
 
 “Şanlıurfa’ya geliş sebebimiz Güneydoğu illerini ziyaret edip ve temaslar yapmaktır. Genel Başkanımız da genel merkezde görüşerek bu temaslar daha sonra neticelendirilir. Demokratik açılım, demokratik temel ve hürriyetlerdeki gelişmeler Türkiye’nin ana meselelerinden biridir. Hükümetin de başlattığı bu çalışma elbette ki hükümeti aşan bir devlet politikasıdır.
 
Türkiye’de temel hak ve hürriyetler üzerindeki engellerin kaldırılması, genişletilmesi, Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün korunabilmesi bir anlayış çalışmalarıdır. İçişleri Bakanı partimizi ziyaret etti. İçişleri Bakanının temasları bir noktada bir devlet projesi olarak bu istikamette atması gereken adımları ortaya koymaktır. Bir devlet projesi olarak Türkiye’nin atması gereken adımları ortaya koymasıdır. Bu adımlar tabi ki, devletimizi güçlendirecek. SP olarak bu çalışmayı destekliyoruz. Türkiye’de yaşayan herkesin; “Bu devlet benim devletimdir” diyebilmesi ve iftihar etmesi, varsa şikayetleri giderecek olan bir çalışmadır. Elbette Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri hedef aldığımız bu dönüşüm hem kendi içinde bütünleştirecek, gönül bağı ve kardeşlik bağını oluşturacak, bölgede cazibe merkezi haline getirecek. Türkiye’ye hem kendi içinde bütünleştirecek gönül bağı kardeşlik bağı oluşturacak. Türkiye’yi bölgede cazip merkez haline getirecek. Bu konuda komşu ülkeleri kast ediyorum.
 
Geçmişte Osmanlı Devleti muhtelif unsurlara güven veren, barış getiren Kafkaslara, Balkanlara barış ve güven ortamı getiren bir devlet ise, bugün de öyle olacaktır. Asırlarca güven vermiştir. Türkiye olarak imparatorluk bakiyesidir. 3 bölgeye yayılmış olan imparatorluğumuz tarihin seyri içinde tasfiye ve çöküşten sonra Anadolu coğrafyasına dağılmıştır. Göçmen olarak Türkiye’ye gelenler vardır. Bugün gelinen noktada insanların güvenle bakabileceği bir hukuk anlayışının getirilmesi anlayışıdır. Biz 72 milyon insanın kardeş olduğuna her türlü tedbirlerin alınabileceği ve kardeşlerin ayrımcılığı yapanlara karşı olmuştur. Bunu hükümet olduğumuz dönemde de uygulamıştık” dedi.

SP’den oluşan heyet yarın Diyarbakır’da SP Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ile birlikte bir araya gelecek.

Ramazan için 100 türbe açıldı!

19 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Gündem, Manşet

türbe

İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, kentte güvenlik ve restorasyon nedeniyle kapalı olan türbelerin ramazan ayında ziyarete açılacağını belirterek; ”Yarından itibaren İstanbul’da kapalı hiçbir türbe kalmayacak” dedi.

Türbeler-Çeşmeler Taşınır ve Taşınmaz Kültür Varlıklarını Koruma ve Yaşatma Derneği (TÜRÇEK) Başkanı da olan Bilgili, Alay Köşkü’nde düzenlediği basın toplantısında, İstanbul’da Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzeler hakkında bilgi verdi.

Kentte yaklaşık 400 türbe bulunduğunu, bunlardan 117 tanesinin İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğünün sorumluluğunda olduğunu ifade eden Bilgili, vatandaşların ramazan ayında türbelere yoğun bir ilgi gösterdiğini söyledi.

Bilgili, ramazan ayı öncesinde türbelerin her türlü eksikliğinin giderilmesi için çalışmalara hız verdiklerini dile getirerek, ”Yarından itibaren İstanbul’da kapalı hiçbir türbe kalmayacak. Yarın kapalı olan bütün türbelerimiz açılıyor” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin türbeler için verdiği güvenlik desteğinin son 3 aydır verilmediğini hatırlatan Bilgili, şunları kaydetti:

”Bu nedenle bazı türbelerimiz güvenlik nedeniyle kapanmak zorunda kalmıştı. Bakanlık da güvenlik personeli veremiyor. Derneğimiz de bu konuda yetersiz. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının sağladığı 25 güvenlik personeli ile yarından itibaren kapalı olan türbelerimizin hepsini açıyoruz. Tabii ki restorasyon olan türbeler bunun dışında…”

Ahmet Emre Bilgili, Kültür ve Turizm Bakanlığının imkanlarının türbelerin açık olması ve korunması için yeterli olmadığını, bunun üzerine yaklaşık 2 yıl önce TÜRÇEK’in kurulduğunu ve yaklaşık 35 personelin istihdam edildiğini anlattı.

Derneğin amacının türbeleri açık tutmak, temizliğini ve güvenliğini sağlamak olduğunu kaydeden Bilgili, görev yapan personelin ücretlerinin dernek tarafından karşılandığını söyledi.

Derneğin, vatandaşların bağışlarıyla ayakta kaldığını, gelir ve giderlerinin ”www.turbeler.org.tr” adresinden öğrenilebileceğini ifade eden Bilgili, tamamen güvene dayalı ve şeffaf bir hizmet sunduklarını vurguladı.

Bilgili, internet sitesinde türbelerde sanal gezi yapmanın da mümkün olduğunu belirterek, buradan türbeler hakkında her türlü bilginin edinilebileceğini sözlerine ekledi.

-ZİYARETE AÇILACAK 11 TÜRBE-

İstanbul Türbeler Müze Müdürü Hayrullah Cengiz de türbelerin halk için büyük önem taşıdığını belirterek, bu nedenle ramazan ayında vatandaşların türbe ziyaretlerini rahatça yapabilmesi için büyük bir gayret gösterdiklerini söyledi.

Cengiz, İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğüne 25 güvenlik personelinin katılmasıyla Hatice Turhan Sultan, Havatin, Cedid Havatin, I. Abdülhamid, II. Mahmud, Nef-i Fidan, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan, III. Mustafa, Yavuz Sultan Selim ile Abdülmecid ve Şehzadeler Türbeleri’nin ziyarete açılacağını söyledi.

III. Mustafa, Yavuz Sultan Selim ile Abdülmecid ve Şehzadeler türbelerinin restorasyon çalışmalarının sonuna yaklaşıldığını da ifade eden Cengiz, gelişmelere göre bu türbelerin de açılıp açılmayacağının ramazan ayı içinde belli olacağını bildirdi.

Hayrullah Cengiz, İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğünde halen 15 bine yakın eserin mevcut olduğunu da belirterek, bu eserlerin halen depolarda bulunduğunu, bu eserlerin teşhiri ve daha iyi şartlarda muhafazası için yeni yer arayışını sürdürdüklerini kaydetti.

Haber5

SİVİLCELERE AYVA ÇEKİRDEĞİ

18 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Kadınca

Ayva-Cekirdegi

Yüzünüzdeki izlerden, renk bozukluklarından ve sivilcelerden şikayetçiyseniz ayva maskesi tam size göre!

Uzmanlar pürüzsüz ve lekesiz bir cilt için avuç dolusu para harcanan dönemlerin geride kaldığını doğadan gelen mucizevi bitki ve meyve özleriyle kusursuz bir cilde sahip olmanızın mümkün olduğunu belirtiyor. Antioksidan özelliğle bilinen ayvanın çekirdekleri cilt için son derece yararlı. Uzmanlara göre sağlıklı bir cilt için dengeli beslenmek, stresten uzak durmak ve doğal cilt bakım ürünlerini kullanmak gerekiyor.

Ayvaçekirdeği Kremi

Yarım kilo ayva çekirdeğini 1 bardak suda hafif haşlayıp kapalı bir şişeye koyun ve 5 gün bekletin.dolaba koymayın.5 günün sonunda karışımın suyunu süzün ve geceleri yüzünüze sürüp kuruyana kadar bekletin. Kuruduktan sonra yıkamayın ve üzerine kantaron yağını parmaklarınızla masaj yaparak sürün.

Ayvaçekirdeği kremi kırışıklıklara da iyi gelir ve kırmızı renkteki kantaron yağı cildinizi yeniler. Ciltteki çukurlar için sıkılaştırma kremleri kullanılabilir. Kantaron yağı ve ayvaçekirdeği kremi karıştırılarak yüzünüze uygulayın.dikkat etmeniz gereken bir nokta güneşe çıkmayın çünkü yüzünüz hassaslaşacaktır.

Ayva çekirdeği ile kusursuz bir cilt için 7-8 tane ayva çekirdeğini çıkartıp 1/2 çay bardağı ılık suda, ağzı açık şekilde 1 gün bekletin. Jölemsi kıvama gelince yüz, boyun bölgesine sürün ve 20 dakika cildinizde bekletin. Cildinizdeki lekelerin yok olduğunu ve cildinizin sıkılaştığını göreceksiniz. Ayrıca . Eğer hassas bir cilde sahipseniz ve cilt bakım ürünlerine döktüğünüz paralarının cildinize herhangi bir geri dönüşümü olmadıysa, doğallıktan yanaysanız bu maskeyi kullanmalısınız. Ayva çekirdeği maskesi ile aknelerinizdeki belirgin düşüşe şahit olcaksınız.

Bütün Türkiye’nin partisiyiz

18 Ağustos 2009 Yazan kubra  
Kategori Manşet

saadet partisi istanbul il kongresi 2009

Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi Beşiktaş Akatlar Spor ve Kültür Merkezi’nde geniş bir katılımla gerçekleştirildi. Kongre’de konuşan Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi’nin zor zamanlarının geride kaldığını belirterek “Biz son zor seçimimizi geride bıraktık. İktidar partisi ise son kolay seçimini yapmıştır. Saadet Partisi bu seçimde ciddi bir şekilde halk tarafından öne çıkarılmıştır. Ama Türkiye’nin birçok alanda içinde bulunduğu sorunlardan kurtulması için Saadet Partisi’nin daha da büyümesi ve destek görmesi, iktidara taşınması gerekmektedir. İstanbul’un bu kongresi Saadet Partisi’nin muhalefette yaptığı son İstanbul Kongresi olacaktır inşallah” dedi.

saadet partisi istanbul il kongresi

 SEBEBİ HÜKÜMET
Konuşmasında Türkiye’nin önemli gündem maddelerinden biri olan Demokratik Açılım çalışmalarına da geniş yer veren Kurtulmuş, “Bir tarafta küresel güçlerin oyunu, bir tarafta ceberut devletin politikalarına rağmen bölge insanı asla ayrılıkçılığa pirim vermemiştir. Çözüm için bir altın formül varsa o da bir rahmet devletinin kurulmasıdır. İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın. Ana sorumuz şudur: Niçin hükümet kuruyoruz? Sebebi hükümet demir yumrukla insanları ezerek güçlü bir devlet mi kurmaktır yoksa insanların adaletle yönetildiği yeniden büyük Türkiye’yi mi kurmaktır? Biz bireyleri güçlü yeniden büyük Türkiye’yi kurmaktır diyoruz” şeklinde konuştu.

FARK İSTANBUL’DA
Kongrede Saadet partisi İstanbul İl Başkanı seçilen Erol Erdoğan ise iktidar yürüyüşünü İstanbul’dan başlattıklarını kaydederek, “Bu kongreyle beraber Saadet Partisi, İstanbul siyasetinin merkezinde yerini alacak ve iktidar yürüyüşümüz İstanbul’dan başlayacaktır. Bu kongre ile Fark İstanbul’da diyerek, Türkiye’nin ufku olacağız. İstanbul’da, AK Parti’ye söylenecek sözü de CHP’ye söylenecek sözü de MHP’ye söylenecek sözü de biz söyleyeceğiz” şeklinde konuştu.

saadet partisi istanbul il kongresi 2009

 Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi Beşiktaş Akatlar Spor ve Kültür Merkezi’nde geniş bir katılımla gerçekleştirildi. Kongre’de konuşan Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, “İstanbul’da ben de yaklaşık 5 yıl il başkanlığı yaptım. Benden sonra göreve gelen değerli kardeşlerim de aynı samimiyet ve fedakârlıkla bu görevi yaptı. Son başkanımız Sayın Sadrettin Karaduman da bu bayrağı en yükseğe dikmek için var gücüyle çalıştı. Ancak bu bir bayrak yarışıdır. Bu bayrağı devrettikten sonra kardeşlerimiz aynı samimiyetle yollarına devam edeceklerdir. Bundan sonra seçilecek olan değerli arkadaşlarıma da büyük bir fedakârlıkla sürdüreceklerine inandığım arkadaşlarıma da başarılar diliyorum. Sizlerin şahsında bütün rüzgârlar karşımızdan esmesine ve bütün koşullar aleyhimizde olmasına rağmen ben varım ve ben varsam büyük Türkiye kurulacaktır azminde olan arkadaşlarımı tebrik ediyorum” dedi.

En itibarlı parti
Saadet Partisi ilgiyle takip edildiğini kaydeden Kurtulmuş, “Saadet Partisi yüzde 5,2 oy almasına rağmen yüzde 50 oy almış bir parti gibi itibar görüyor. Bu süre içinde, İsrail Gazze’yi işgal ettiğinde kısa bir süre içinde 10 binlerce insanı meydanlara döken Saadet Partisi’dir. Çağlayan Meydanı’ndaki Gazze Mitingi sadece Davos’ta ses verdirmekle kalmadı. Dünya mazlumları da bir aziz millet var ve yeniden bize sahip çıkıyor dedi. Ardından, mayın tasasıyla ilgili çalışmalarımız oldu. Saadet Partisi bunu gündeme taşımadan önce bu tasarı sessiz sedasız meclisten geçirilmeye çalışıldı. Ama Saadet Partisi bunu gündeme taşıdı ve kendi topraklarımızdaki yabancı egemenliğinin önünü tıkadı. Ama maalesef öyle görülüyor ki kapalı kapılar ardında birilerine söz verilmiş. Biz zulme karşı çıkıyoruz, bu ülkenin geleceğini korumaya çalışıyoruz. Bizim çalışmalarımız sonucu muhalefet de harekete geçmiş ve Anayasa Mahkemesi de yasanın belli kısımlarını iptal etmiştir. Bundan kısa bir süre önce teşkilatlarımız yine meydanlara çıkmış ve Doğu Türkistan’da uygulanan zulmü kınamış ve dünya çapında ses getirmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti de bunu görmüş ve ciddiye almıştır. Herkes Saadet Partisi’nin ne söylediğini, ne yaptığını dikkatle takip ediyor. Eğer bizim varlığımız olmasaydı Sayın Başbakan Davos çıkışını yapmayacak, mayın tasarısı geçecek, Doğu Türkistan’a destek sesleri gelmeyecekti” ifadelerini kullandı.

Muhalefetteki son İstanbul kongremiz
Saadet Partisi’nin zor zamanlarının geride kaldığını belirten Kurtulmuş, “Biz son zor seçimimizi yaptık. İktidar partisi ise son kolay seçimini yapmıştır. Saadet Partisi bu seçimde ciddi bir şekilde halk tarafından öne çıkarılmıştır. Ama Türkiye’nin birçok alanda içinde bulunduğu sorunlardan kurtulması için Saadet Partisi’nin daha da büyümesi ve destek görmesi, iktidara taşınması gerekmektedir. İstanbul’un bu kongresi Saadet Partisi’nin muhalefette yaptığı son İstanbul Kongresi olacaktır inşallah. Saadet Partisi işaret fişeğini attı. Saadet Partisi siyaseti gerginlik üzerinden ve korkular üzerinden yürütmüyor, kimsenin ayağına çelme takmıyor, doğru bir yolda ilerliyor, bütün Türkiye’nin partisi olarak siyaset yapıyor. Bundan sonra Saadet Partisi’nin siyasetini benimsemiş olan arkadaşlarımızla daha güçlü olarak yürüyecek ve aramıza yeni katılmış olan arkadaşlarımıza da aramıza hoş geldiniz diyoruz. Saadet Partisi’nin adresi neresidir?  Saadet Partisi’nin dört özelliği var: Yerli ve milli bir partidir. Yani Saadet Partisi dünyadaki bütün gelişmeleri bilir, takip eder ama dünyadan esen rüzgârlara göre rotasını değiştirmez, istikametini bozmaz. Saadet Partisi maneviyatçıdır. Manevi kalkınmasını tamamlamamış olan hiçbir toplumun ilerlemesinin de mümkün olamadığını tarih de bilir. Önce ahlak ve maneviyat sloganının sözcüsüdür. Sadet Partisi anti-emperyalisttir. İnsanlar bunu söylemekten korkuyor ama biz Milli Görüşçüler bu memleketin anti-emperyalist duruşunu sonuna kadar koruyor, sürdürüyoruz. Biz IMF’nin önünde diz çöken bir parti değiliz, biz AB’nin terbiye salonunda terbiye edilecek, ABD ve İsrail politikalarına eyvallah diyecek bir parti değiliz. Biz Malazgirt’in, Çanakkale’nin devamıyız. Saadet Partisi bir elitin, bir şahsın, bir zümrenin, bir aristokrasinin ve seçkinlerin partisi değildir. Saadet Partisi tüm Türkiye’nin partisidir ve geleceğinin adı, teminatıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Bütün Türkiye’nin partisiyiz
Kurtulmuş, “Birileri kamplara ayırarak, ötekileştirerek siyaset yapıyor. Dört kavga meselesi üretilmiştir. Türk-Kürt kavgası, Alevi-Sünni kavgası, Asker-Sivil kavgası, Dindar-Laik kavgası. Biz ise tüm bu kesimlerin partisiyiz. Özgürlüğe, adalete, refahtan pay almaya değer verenlerin partisiyiz. Küresel emperyalizmin dümen suyunda, servetlerine servet katan ama 72 milyonu açlık ve sefalette inim inleten siyasetin karşısındayız ve buna boyun eğdirmek de boynumuzun borcudur.  Saadet Partisi milli, maneviyatçı, özgürlükçü, adaletçi, antiemperyalist bir partidir. Bunları benimseyen kim olursa olsun, her kanattan, herkese gönlümüz, kapımız, partimiz açıktır. Bu dava 72 milyonun, bütün Türkiye’nin davasıdır” dedi.

Bu sorunu biz çözeceğiz
Türkiye gündeminin bir numaralı sorununun Kürt Sorunu ve Barış Projesi olarak adlandırılan sorun olduğunu ifade eden Kurtulmuş, çözüm önerilerini şöyle sıraladı: “Türkiye’de bu konunun konuşulmasına, barışın sağlanmasına yönelik bir olumlu hava oluşmuşken bu sorunu akil bir şekilde çözüp kenara koyalım. Bu meseleyi sadece konuşmamız değil, anı zamanda çözmemiz gerekmektedir. Herkesin eteklerindeki taşları dökerek çok açık bir biçimde konuşması gerekmektedir. Bu sorunun çözülmesi için bütün sorumluluklarımızı yerine getirmeye hazırız. Sadece bize sorulduğu zaman konuşacak bir parti değiliz, bu konuda Türkiye’nin önüne çözümü koyacak olan partidir. Bu süreci hangi bakış açısıyla ele alacağız? Dört temel bakış açımız var: Bu sorunu ancak bir kardeşler topluluğu olduğumuzu hatırlayarak çözebiliriz. Asırladır bu bölgede birlikte barış içinde yaşıyoruz ve sorunlarımızı birlikte çözeceğiz, ortak ve eşit vatandaşlar olarak barış içinde bu sorunu çözeceğiz. Bir iç savaştan sonra barış masasına oturmuş değiliz. Bir taraftan uluslararası desteklerle terör ve bir taraftan ceberut devlet politikası ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da büyük acılar yaşanmıştır. Hiçbirimizin etnik farklılıktan kaynaklanan bir üstünlüğümüz yoktur. İnanıyoruz ki kim daha iyi insansa, kim takva sahibiyse üstün olan odur. İkincisi, bu görüşme ve toplantılar daha fazla birlik olalım diye yapılmalı ve hiç kimse bir dayatma içinde olmamalıdır. Üçüncüsü, biz çözümü bu coğrafyada, bu coğrafyanın kendi çocukları arasından çıkaracağız. Yoksa emperyal güçlerin bize dayattığı planlarla değil. Bu bölgenin insanları olarak kendimiz çözeceğiz. Dördüncüsü, konuştuğumuz konunun uluslararası boyutu da var. Onun için perspektifimizi genişletmek ve medeniyet perspektifi içinde bakmak zorundayız. Erbil’in, Gümülcine’nin, Bakü’nün sorunlarını çözemeyen bir Türkiye Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, Anakara’nın sorunlarını da çözemez. Peki, nasıl bir yol takip edelim? Her ne kadar hükümet  bir demokratik açılımdan bahsediyorsa da, henüz hükümetin net bir yol haritası yoktur. Onun için istirhamımız bu süreci gerginleştirmeden ve kimseyi sürecin dışında bırakmadan Türkiye’nin akil gruplarını harekete geçirmektir. Birincisi, bu sorunun muhatabı kim? Bu sorunun muhatabı Türkiye’nin tamamıdır. Bu sorun bölgede yaşayanların olduğu gibi bölge dışında yaşayanların da partisidir, muhatap da 72 milyon insanımızdır. Sadece bir grup veya çevre göz önüne alınarak çözülemez. İkincisi, şeffaflık meselesidir. Kimse karnından konuşmasın, herkes şifrelerle değil, açık bir şekilde milletin önünde konuşsun, kimse bu süreci gerginleştirmesin, sulandırmasın. Çözümün adresi de TBMM olmak zorundadır. Bu sorunun muhatabı sadece partiler değil, devlettir. Herkes ne biliyorsa bunu söyleyecek ve sürece TBMM aracılığıyla katılacak. Üçüncü olarak, bu konudan hiç kimse siyasi rant elde etmeye ya da siyasi risk alırım diye geri durmaya kalkışmasın. Bu bir barış ve esenlik projesi ise bu millet size yüzde 47 oy vermedi mi? Buradan bir risk alırız endişesi ile yola çıkmak fevkalade sorunlu bir yaklaşımdır. Burada iktidar partisini uyardığım gibi parlamentoda grubu bulunan diğer partileri de uyarıyorum. Bu süreçte oyunbozan çocuk gibi topu taca atmaktan vazgeçip bu sorunun bir siyasi rant alanı olmadığının farkında olmalılar ve çözüme ortak olmalıdırlar.”

Çözüm önerileri
Çözüme dair neler yapılabileceğini de kaydeden Kurtulmuş ayrıca konunun takipçisi olacaklarını da ekledi. Kurtulmuş, “Çözümümüz nedir? 5 çözüm önerimiz vardır. Birincisi, Türkiye’de hukuki ve siyasi bir reform süreci başlatılmalı. Bunun için de sivil, demokratik bir anayasa ile yapılmalıdır. Bu Anayasa’da bazı iyileştirmeler yapılarak ülkenin sorunlarının çözülmesi mümkün değildir. Tüm Türkiye’nin özgürlük ve hak alanlarını genişletecek kapsamlı bir sivil demokratik Anayasa gereklidir. İkincisi, bölgenin olağanüstü geri kalmışlığıdır. AKP iktidarı döneminde diğer bölgelerin de Doğu Anadolu’dan farkı kalmadı. Ama maalesef sanki bir el özel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu mahrum, geri bırakmıştır. Bu sorunun ortadan kaldırılması zorunludur ve telafi programları ve özgürlükler konusunda önemli adımlar atılmalıdır. Üçüncüsü, Doğu ve Güneydoğu da kuyulardan hala cesetleri çıkarılan faili meçhuller aydınlatılmadıkça bu bölgenin sorunlarının çözülmesi mümkün değildir. Faili meçhulleri bir kez daha titizlikle araştırmalı ve sonuna kadar gidilmesi sağlanmalıdır. Dördüncüsü, bölgedeki terörün önlenmesi meselesidir.  Biz diyoruz ki, terörü bütün uluslararası bağlantıları göz önünde bulundurarak sınırların yeniden yapılandırılması gerekiyor. Akrabalar arasında sınır var ama teröristi hiçbir sınır ayırmıyor. Beşinci olarak, bu bölge asla bir sürgün yeri olarak görülmemelidir. Halkın kamu görevlileri tarafından itilip kakılması sona erdirilmelidir. Etiler’de polis bir vatandaşı durdurduğunda nasıl kibarsa Doğu’da da aynı kibarlıkta olmalı. Bir tarafta küresel güçlerin oyunu, bir tarafta ceberut devletin politikasına rağmen bölge insanı asla ayrılıkçılığa pirim vermemiştir. Bir altın formül varsa o da bir rahmet devletinin kurulmasıdır. İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın. Ana sorumuz şudur: Niçin hükümet kuruyoruz? Sebebi hükümet demir yumrukla insanları ezerek güçlü bir devlet mi kurmaktır yoksa sebebi hükümet insanların adaletle yönetildiği yeniden büyük Türkiye’yi mi kurmaktır? Biz bireyleri güçlü yeniden büyük Türkiye’yi kurmaktır diyoruz. Biz bu konuda tüm bölgedeki insanımızın da görüşünü alarak olayı çözmeye çalışacağız” şeklinde konuştu.

Emek kaybediyor, rant kazanıyor
Hükümetin ekonomi politikalarını da eleştiren Kurtulmuş,  “Son altı ayda enflasyondaki düşüş ve işsizlikteki artışa bağlı olarak reel ücretler yüzde 6 gerilerken, borsa’nın reel getirisi yüzde 44 olmuştur, yani emek yüzde 6 oranında değer kaybederken, rant yüzde 44 kazanç sağlamıştır. Bir yandan, insanlar yoksullaşırken, işsiz ve aç kalırken, evine götürecek ekmekten mahrum kalırken, borsa üzerinden uluslar arası sermayeye dünyanın en yüksek kazancı sağlanmakta, bu sayede Türkiye’ye akan sıcak para borsanın yükselmesine, dövizin düşmesine neden olmakta hükümet ise bu durumu bize bahar havası diye pazarlamaya kalkmaktadır. Evet bir bahar havası vardır ama yerli ve yabancı rantiye için oluşturulmuş bir bahardır” ifadelerini kullandı. Kabine değişikliğinde ekonomi ile ilgili tüm bakanların ya yeri değiştirildi ya da görvden alındı. Bu demektir ki hükümet de aslında ekonomi performansınız çok kötü olduğunu biliyor. Kamu Net Borç Stoku’nun son 6 ayda net 32 katrilyon arttığını belirten Kurtulmuş, “Nereye gitti bu para? Hükümet milletin cebinden, sırtından, geleceğinden vergi, borç olarak tahsil ettiği bu kaynağı, bir avuç sermaye sahibinin cebine vergi iadesi, transfer ve teşvik olarak aktarmıştır. Bu serbest piyasa ekonomisi bile değildir. Bu yapılan “Sermaye lehine Devletçi Kapitalizm”dir. Bunun neresi Adalet, neresi Kalkınma? İşsizlik fonunun 3 katrilyonluk kısmının GAP’a aktaracağız diye Hazine hesaplarına aldılar. Şimdi soruyoruz; Hukuken bunu yapmaya hakkınız var mı? GAP’a kaynak aktarılmasını destekliyor ve teşvik ediyoruz. Ama GAP’ın kaynağını işsizden, yoksuldan değil sermayeden, faizden çıkar. Mali adalet ilkesi bunu gerektirir. Bu ara gerçekten GAP’a mı gidecek yoksa bütçe açığını finansmanında mı kullanılacak belli değildir. Saadet Partisi olarak bunun takipçisiyiz, yoksulun, işçinin hakkını bir avuç rantiyeciye yedirmeyeceğiz” dedi.  

Hükümet IMF programlarının icracısı
Hükümetin IMF eksenli politikalara devam etmesini de eleştiren Kurtulmuş, “Gelir dağılımı adaletsizliği o kadar kötüdür ki, Türkiye nasıl oldu da bu noktaya geldi? IMF ile düzenlenen 19. Protokol ülkemizi bu hale getirdi. Bankaları özelleştirdiler. Fındıkta yeni strateji diye bir şey açıkladılar. Ben de Karadeniz çocuğuyum. 8 milyon insanı ilgilendiriyor. Bu stratejiye göre TMO artık fındık almayacak, serbest piyasa olacak. İzinsiz ekilen fındık alanları sökülecek ve para cezası verilecek. Fındıkçının fındığını TMO almasın derken bu beyler fındığı piyasa şartları belirlesin diyor ve liberal gibi davranıyorlar. Fındık alanlarını daraltarak da komünist gibi davranıyorlar. Bu sene fındığın fiyatı düşük kalacak. Bizim tüccarımız değil, batılılar kazansın diyorlar. Bunun adı eski bir stratejinin gündeme getirilmesidir. 2001 yılında IMF’in gündeme getirdiği stratejiyi yeni bir strateji olarak gündeme getiriyorlar. Bu IMF’in ve Dünya Bankası’nın verdiği emirlerin uygulanmasından ibarettir. Bunu yüreğim yanarak söylüyorum. Keşke hükmet bu yanlışları yapmasaydı ve ben de söylemeseydim. Eğer bu strateji konusunda geri adım atmazlarsa, şu anda fındık üretiminin merkezi olan Türkiye fındık ithal eder hale gelecek. Türkiye’ye şu anda fındık, mercimek ve buğday ithal ediyorlar. Çünkü küresel beyler böyle istiyorlar ve tarımın üzerine kibrit suyu ekilmesini istiyorlar. Bu beceriksizlik ve dışa bağımlı politikaların sonucudur. Bugün Türkiye işsizliğin, yoksulluğu ve gelir dağılımı adaletsizliğinin had safhaya geldiği ülke oldu. Türkiye’nin yeniden kendisine dönmesi gerekmektedir. Bunun içinde el birliği ve gönül birliği ile bu işi gerçekleştirmek zorundayız” dedi.

Modern Kölelik Yasası
Krizin en fazla emekçileri etkilediğini kaydeden Kurtulmuş,  “Yıllardır işgücü piyasalarını esnekleştirmek isteyenler için kriz bir fırsat olmuştur. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, “refah devleti” kapsamında emekçilerin elde ettikleri tüm sosyal hakların iade edilmesi demektir. Bunun temel nedeni ise sermayenin kar marjını artırma amaçlı politikalardır. Bu süreçteki en önemli dönüm noktası 2003 tarihli 4856 Sayılı İş Kanunu’dur. Bu Kanun her şeyden önce 50 kişinin altındaki işçilerin çalıştığı yerleri kapsam dışı tutarak neredeyse tüm KOBİ çalışanlarını kapsam dışı tutmuştur. Sonuçta ülke istihdamının en fazla yüzde 10’luk kesiminde uygulama imkânı olan mevcut iş kanunu Cumhuriyet tarihinin en faşist iş kanunu olarak değerlendirilecek kadar işçi hak ve hukukuna bigânedir. İşgücü piyasasının esnekleştirilmesinde İş Kanunu ile başlayan süreç bu gün kriz ortamında da devam etmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

Hükümet sermayenin sesi oldu
“Modern Kölelik olarak nitelendirebileceğimiz kamuda taşeron çalıştırma uygulaması anayasa ve idare hukukuna aykırı bir şekilde 26 Şubat süreci ile başladı ve bu gün kamuda 175 bin taşeron işçi çalıştırılmaktadır” diyen Kurtulmuş, “Asgari ücretin altında, müteahhit firmaların malı gibi kiralanan bu insanlar asgari ücretin altında bir ücretle kamu hizmeti vermektedirler. Önce temizlik gibi işlerde çalıştırılan bu insanlar şimdi kamunun “asli ve sürekli” işlerinde çalışılmaktadır. Müteahhit firmalar, kamudan aldıkları hak edişlerden kendi kârını aldıktan sonra geri kalan kısmını işçiye ödemektedirler. Yani müteahhitler, insan pazarlamakta ve modern köle tüccarı olarak bu işi örgütlemektedirler. İnsan emeğinin sırtından Pazar kazanılmaktadır.  Hani yoksulun, işsizin, ezilenin, sessizlerin sesi olacaklardı, bu yasa ile Ak Parti “aslında kimlerin sesi” olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur.  Sermayenin, rantiyenin, zenginin, ezenin, patronun, emek simsarının partisi, hükümeti olduğunu apaçık göstermiştir” şeklinde konuştu.

Adalet olmadan olmaz
Kurtulmuş, hükümetin rantiyeden yana tavrıyla adaletsizliği derinleştirdiğini kaydederek şöyle konuştu: “Birileri “özel istihdam bürosu” açacak ve orada toplanan insanımız, hiçbir güvence olmaksızın günü birlik olarak emeklerini kiralayacaklardır. Özel istihdam bürolarını işletenler bu sayede komisyon alacak. Yani zaten var olan amale pazarları kurumsallaştırılmakta ve değnekçi olarak büro sahiplerine ek gelir ve iş sahası açılmaktadır. Büro sahipleri, günü birlik emeği pazarlayanlardan komisyon alacaklardır. Emek simsarlığının işsizliği azaltacağı iddia edilmektedir. Burada olsa olsa sömürü artacaktır. Emek temel bir insanlık meselesidir. Emek insanın onurudur. Biz “insan için emeğinden daha değerli bir şey yoktur” ayetine gönülden inanmışızdır. Kamu, yaşamak için emeğinden gayri satacak hiçbir şeyi olmayanları koruyup kollamak zorundadır. Bu apaçık bir adaletsizlik, zulümdür ve adalet olmadan hiçbir yapı var olamaz, payidar kalamaz.” Kurtulmuş son olarak, “Artık Türkiye’de Milli Görüş’ün iktidarı başlamalıdır. Saadet Partisi’nin İstanbul Kongresi yeni bir şahlanışın başlangıcıdır. Rehavete kapılmak yok. Eski başkanımıza teşekkür ediyorum, yeni başkan Erol Erdoğan kardeşimize de Allah’tan yardım diliyorum” dedi.

ÇELİKLEŞME KONGRESİ
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ise kongreye telefonla bağlanarak, “Saadet Partisi olarak çok muhteşem bir kongreyi gerçekleştirdik. Bundan sonra herkes siperlere dağılacak ve Saadet Partisi’ni iktidar yapmak için çalışacaktır. Biz çok büyük bir milletiz. Ve Avrupa’ya ilmi biz öğrettik. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye kendimizi heder etmeye gerek yok. Tersine AB’den milletimizi korumalıyız. Bizim medeniyetimiz kurtuluşun tek çaresidir. Yeni bir dünya kurmak zorundayız. Bunu ise ancak Saadet Partisi yapabilir. arihteki şerefli yerimizi almak Saadet ile mümkün olacaktır. Ekonomi yönetimi milleti kandırıyor. Borcumuz AKP’den önce 25 milyar iken şimdi 500 milyar dolara çıktı. Türkiye’de insanların üçte biri iken şimdi üçte ikisi açlık sınırında yaşıyor. Milletimizi uyandıracağız ve gerçekleri göstereceğiz. Güncel yanılgıyı düzelteceğiz. Hükümetin politikaları aldatmacalardır. Bunları anlatmak vazifemizdir. İstanbul 15 milyonluk şehirdir. Böyle bir şehirde muvaffak olmak için canla başla çalışmalıyız. En kısa zamanda bir milyon üyeye ulaşmalıyız ve Saadet Partisi’ni iktidara getirmeliyiz. Bu kongre bir çelikleşme kongresidir, kongremiz hayırlı olsun bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olsun, mübarek olsun” dedi.

Sp.org.tr

Sonraki yazılar »